öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Şubat 22, 2013

Kıssadan hisse

BİR LETONYA HİKAYESİ

 Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış. Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış. İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan, kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış. İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : 

 - Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım... demiş. 

 Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış. Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: 
 - Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu, şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap. 
 Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş. Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: 
 - Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme. Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış. İlkbahar'a doğru köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış. Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsulünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış . İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt vermiş: 
 - Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar, yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin. 
 Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya, herkesin işi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar. Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış. Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış. 
 Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklardır. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler vardır. 

Son cümle: 'Gençler yaşlıların aptal olduğunu sanır, oysa yaşlılar gençlerin aptal olduğunu bilir' İngiliz Atasözü


***** Mailime gelmiş ben de aynen paylaştım. Hayata dair bir çok iyi ve gerekli  şeyi büyüklerimden öğrendim. "İyi ki bu anne-babanın evladıyım" dedim her zaman ve hala da diyorum. Büyükler,biz giderken dönmüş oluyorlar bizim yürüdüğümüz yolları. O yüzden onları biraz daha can kulağı ile dinlemekte fayda var, yaşımız kaç olursa olsun.

Bu aralar canım hiçbir şey istemiyor, bloga bir şeyler yazmaya çalışıyorum yazamıyorum. Bir süre daha alıntılarla, videolarla idare edeceğim sanırım. Hepinize sevgiler. Bu da son günlerdeki benin resmi.
resmi suluboya kalemleri ile yapmıştım



Çarşamba, Aralık 05, 2012

Vermeyince Mabud neylesin Sultan Mahmud

foto kaynak


Sultan Mahmud kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.

Tıkandı Baba, çay getir!..

Tıkandı Baba, kahve getir!..

Bu durum Sultan Mahmud'un dikkatini çekmiş.

– Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?

– Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba.

– Anlat Baba anlat! Merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.

Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;

Bir gece rüyamda birçok insan gördüm, her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.

Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken bir zat göründü ve: "Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık", dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı Baba"ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı Baba'nın anlattıkları Sultan Mahmud'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına:

"Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz" demiş.

Sultan Mahmud'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis.

– "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya.

Taze baklava, güzel baklava!

Bu esnada oradan geçen bir adam baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış.

Müşteri baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış ki her dilimin altında altın var. Ertesi akşam adam acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş.

Müşteri hiçbir şey olmamış gibi: "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı Baba da "Peki" demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba'ya her akşam baklavalar gelmiş ve adam da her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmud:

"Bizim Tıkandı Baba'ya bir bakalım" deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan:

– "Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?" demiş.

– Geldi sultanım!

– Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?

– Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.

Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.

"Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benimle gel" deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.

"Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir" demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda, düştü düşecek. Sultan demiş;

"Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar" demiş ve askerlerden birini çağırmış.

"Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin" demiş.

Padişahın adamları 'peki' deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler.

Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler.

Baba, "niçin?" demiş. Askerler:

"Hele sen bir beğen bakalım" demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline.

"Ne olacak şimdi" demiş.

"Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı" demiş.

Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişah’a haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmud o meşhur sözünü söylemiş:

VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD!



*Mabud /Cenabı Allah





Bu kıssadan hisseyi hazırlarken Sultan II Mahmud'un kimliğine şöyle bir göz attım. 18 eş, 22 erkek ve 22 kız çocuğu olduğunu öğrenmek gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep oldu ...

Pazar, Temmuz 10, 2011

Onu çok sevdim ben

                                                                                          © Copyright


      Kuşların çatıdaki sesi ile uyandığımda, henüz uyanmamıştı . Gece sıkıntılı bir şekilde uykuya dalmıştı. Şimdi ise gözlerini göremesemde , yüzünde bir huzur vardı. Onu seyrettim. Dokunsam uyanacaktı. Kıyamadım. Gözlerimle sevdim bir süre ve sonra usulca yataktan kalktım. Her zamanki gibi terliğimin teki yerinde değildi. Hep imrenirdim filmlerde gördüğümde. Güzel bir kadın yataktan zarif ayaklarını uzatır ve terliklerinin her ikisi de düzgün bir şekilde tam da ayaklarının altında onu beklemektedir. Oysa benim iki terliğim hiç bir araya gelmedi.
        Uyanmadı.
Banyonun kapısı açıktı. Bir hayal gibi süzüldüm içeri. Karşımda ben vardım. Tümüyle gerçek bir şekilde. Dokunsam aynaya, elimde tenimin sıcaklığını hissedecektim. Güldüm. İlk günaydını  kendime söyledim. ''Günaydın aynadaki ben ''. O da güldü '' Günaydın '' dercesine. Tenimi serin sularla buluşturup çıktım banyodan.
        Küçük odanın önünden geçerken gözüme piknik sepeti ilişti. Bir an durdum. Yatak odasına geri döndüm. Uyuyordu. Sessiz ama hızlı bir hareketle doğru piknik sepetinin olduğu odaya yöneldim. Sepeti alıp hemen mutfağa geçtim. Bu minik kavanozları biriktiriken kendime kızmıştım. Bir sürü oldu ne işe yarayacak diye. Hemen birinin kapağını açtım ve içine çilek reçeli doldurdum. Suyunu değil ama tanelerini yemeye bayılırdı. Bazen yoğurda karıştırıp sunardım ona. Ben de severim. Özellikle kırmızı ile beyazın ahengini. Dolapta daima hazır bekleyen minik paketlerdeki yağları, peynirleri de koydum sepete. Çok acelem vardı sanki. O kadar hızlı hareket ediyordum ki. Kaçan neydi, neyi kovalıyordum. Çay ,çay ,çayy. Çay poşetlerini bulamıyordum. Bitmiş miydi yoksa. Demlemeye karar verdim. Termosa dolduracaktım. Su kaynarken, buldum çay poşetlerini. Sıcak suyu termosa doldurdum. Poşetleri sepete attım. Bu da tamamdı.Peçete, peçeteee. En güzellerinden iki adet seçtim. Onları da koydum sepete. Bardaklar, tabaklarımız, şeker,çay,termos,reçel, yağ, zeytin, domates, salatalık, çatal, kaşık, örtü, peçete, tuz. Herşey tamamdı. Sepeti kapattım.
        Arabaya gittim. Sepeti bagaja koydum. Piknik sandalyelerini kontrol ettim. Yerindeydi. Zaten onlar daima yerinde dururdu. Bir ağaç altında, bir su kenarında, bir dağ yolunda yerinden çıkar, bizimle kısa molalara eşlik eder, üzerlerinde birikmiş anılarla sessizce tekrar yerlerine yerleştirilirdi.
        Eve döndüğümde merdivenlerden iniyordu. Salonun ortasında gözgöze geldik. Belime sarıldı. Ben de ona. Saçlarını öptüm , kokladım.
''Gidiyoruz'' dedim. ''Rahat bir şeyler giyin. ''
Gene mahsundu ama geceye göre biraz daha rahatlamıştı. Mutlu oldum. Bense her zamanki gibi kot pantolonum ve tişörtümleydim. Onu beklerken camdan dışarıya baktım. Hava o kadar güzeldi ki, o kadar aydınlıktı ki güneş. Geçmişin tüm karanlıklarını, kötü anılarını ışığı ile görünmez, hissedilmez kılıyordu. Aşağıya indiğinde tekrar gözgöze geldik. Öyle derindi ki ela gözleri. Biraz uzun  baksam kaybolup gidecektim içinde. Tıpkı geçmiş günlerde, onun gözlerine bakıp kaybolduğum eridiğim gibi.
        Kapıdan elele çıktık. Arabaya bindiğimizde ,ikimizde heyecanlı gibiydik. Bilmiyordu nereye gittiğimizi. Köyün içinden geçerken ekmek fırınının önünde durdum. Tam tahıllı ekmek almak için. Sıcacıktı. Arabaya bindiğimde ekmek kokusu sardı içeriyi. Dayanamadık ucundan koparıp birer parça aldık gülümseyerek. Bu gülümseme ile sanki daha da yakınlaşmıştık. Küçük göle giden yolda ilerlerken bir köy daha geçtik. Köyün çıkışında çam kokuları yavaş yavaş arabaya dolmaya başlamıştı. Sonunda ikimizi kucaklamak istercesine kollarını açmış bir sürü çam ağacının ortasındaki küçük göle ulaştık. Arabayı her zamanki yere park ettim. Gölün tamamı gözlerimizin önündeydi. Dalgındı biraz. Sanki görmek istediği manzara değilmiş gibi dalgındı. Gözünün önünde başka şeyler görüyordu belkide.
        Her şey , her zamanki gibiydi oysa. Her zamanki yerimize park etmiş, her zamanki ağacın altına masamızı açmış, sandalyelerimizi çıkarmış ve masa örtüsünü örtmüştüm. Kaçmak istediğimizde hayatın keşmekeşinden hep buraya gelir, güneş batana kadar kalırdık. Saatlerce konuşur, bazende ağaçların hışırtısını, kuşların cıvıltısını, arıların vızıltısını dinlemek için saatlerce susar, adeta nefesimizi tutardık.
        Her şey aynıydı. Her zamanki gibiydi. Oturduk. Yol boyunca hiç konuşmamıştık. Sessizliği o bozdu.
        ''Bana babamı anlat, onu annemden daha iyi tanıyorsun'' dedi.
        Babasının gözlerini gördüm. Delici, sıcak, kaygılı. Tek farkı, melekleri kıskandıracak kadar güzel bir genç kıza bakıyor olmamdı. Bir yerden başlamalıydım. Tatlı bir başlangıç olsun istedim. Reçel kavanozunu açtım. Bir çilek tanesi aldım. Ona uzattım. '' Baban da çok severdi. Ona da böyle yedirirdim '' dedim.
        Güneş batıyordu sonunda. Anlatacaklarım bitmese de artık bir nokta koymamız gerekiyordu. Sımsıkı sarıldık birbirimize.
        ''Onu çok sevdim ben '' dedim.
Çam dalında bir kuş öttü o anda, şahitmiş gibi.

                                                                    FüsunT.  2004,Ankara
                                                                  
                             © Her hakkı saklıdır,çoğaltılamaz,alıntı yapılamaz.


.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...