Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 11, 2019

Yine Akşam

Mutfakta yemek hazırlıyorum.  İçeride derin bir sessizlik, dışarıda yoğun bir kakofoni. Akşam, yine akşam. Gözüm camdan dışarı kaydı bir an. Hafif ıslak , koyu gri yollar üzerinde ,arabaların ışıkları gözüme çok güzel göründü. Kırmızı. Her girdiği yere yakışıyor. Fren lambaları yanıp sönüyor. Aklım çok eskilere gidiyor. Yıllar önce bir ramazan akşamına.

Ailece oruç tutardık. Sahur saati biraz uykulu da olsa , zorla yense de sofradaki yiyecekler, keyifli geçerdi o saatler. Babam tahin severdi. Ona bir kase tahin hazırlardı annem, bir de yumurta. Ezan okunmadan içilecek son sigara ise en heyecanlı kısımdı. Ya ezan okunur son fırtı çekemezsen. Çünkü o son fırt en  tatlıydı, derince çekilirdi içe, sanki tüm gün tadı kalacak gibi.  Cep telefonları henüz çıkmamışken, çalar saatler ramazan ayının en nadide eşyası  olarak yatağın başucunda yerini alır, canhıraş bir sesle tam zamanında tüm aileyi ayağa kaldırırdı. Aslında, o zembereğin son ana kadar tırrr diye çıkardığı ses bile güzelmiş. Şimdi öyle hissediyorum. Güzel olan bir başka şeyde, ev telefonundan akrabaların telefonunu çaldırıp kapatmaktı. Biz uyandık demekti.  Onlarda karşılık olarak bizim telefonu çaldırırlar ve böylece, konuşmadan, sevgi dolu  bir iletişim kurardık, yan yanaymış gibi. İçimiz ısınırdı. Gülüşürdük. Bazende sadece çaldırıp kapatmaz, konuşur şakalaşırdık gecenin o saatinde. Asıl amaçsa, uyanamayan varsa uyandırmaktı.

Az önce aklımın kayıp gittiği ramazan akşamı ise bir daha asla yaşanmayacak, otuzlu yaşlarımın en  güzel akşamlarından biriydi.

Annem; iftar için yemekleri pişirmiş, onları iftar saatine kadar sıcak tutma çabası içinde mutfaktaydı. Bir taraftan, salata yapıyor, bir taraftan sofrayı kuruyordu. Pidemizi ve tatlımızı babam alır gelirdi. Ben camdan dışarı bakıyor, telaşla evine iftara yetişmeye çalışan insanlara hikayeler yazıyor ve camda babamın gelişini bekliyordum. Arabamızın farını tüm araçlar içinden seçerdim. Gözüm araçların farlarında, kulağım ezan sesinde, Ankara üzerinde oluşan kızıl akşam bulutlarını seyirde idim bir taraftan.

Çok mutluydum.

                                                                                                                                 

Pazar, Ağustos 27, 2017

İnstagram hayatlar

Uyanır uyanmaz telefonuma baktım önemli bir mesaj var mı diye . Yok. Sonra Facebook'a baktım önemli bir şey var mı diye. Yok. İnstagram'a geldi sıra. O anda beynimde bir şimşek çaktı. (öyle olmak zorunda, o şimşek illaki çakacak ) kendimi dikizci gibi hissettim. Bu arada dikizci kelimesinin Türk Dil Kurumu karşılığına link verdim ama vermesem dahamı iyiydi bilemedim. Oradaki örnek cümle pek hoşuma gitmedi. Refik Halit Karay'ın bir romanından alınmış sanırım. Başka örnek mi bulamamışlar acaba. "Bitişik yalının taze gelini sabah işlerini görürken yan pencereden gözetlemek esaslı keyiflerimden biriydi."

Geçelim yeni paragrafa.

İnstagram dünyasının insanlarını dikizledim sabah sabah. Ne hayatlar var, ne çeşit insan var, ne güzeller, ne çirkinler, ne küfürbazlar, ne sevişgenler, ne artizler, ne artistler, ne bebekler, ne anneler, ne FüsunT. 'ler, ne Aliler ne Veliler ne Deliler....   vs, vbg çok uzun bir liste . Evet, gün boyu , sık sık, bize sunulan hayatları gözetliyoruz. Bazılarını gizli, bazılarını aleni. Gizli diyorum, çünkü bazı hesapları takibe almıyoruz  ama sık sık girip ne yapmış diyede kontrol ediyoruz. Takibe alırsak, onu takip ettiğimizi görürse olmaz. Biz çok cool'uz. Niye takip edelim ki onu. Hıh. Ama dikkat, yanlışlıkla fotoğrafın üstüne çift tıklamayın sakın !!. Beğendiğinizin raporu anında gider karşı tarafa. Cool'luğunuzdan eser kalmaz.

Ne hayatlar var dedim ya. İşte o hayatlar gerçek hayat mı sizce ? Ben bir çok paylaşımda yazarım " hiçbir şey göründüğü gibi değildir " diye. Mesela mutfakta her şey  dağınıktır, bulaşıklar birikmiştir tezgahta, ocakta tencereler tavalar, mutfak "kalk gidelim " der ama masada duran meyve tabağını mutfağın en temiz köşesine koyup bir foto çekersin, sanılır ki her şey, her yer pırıl pırıl.  Yada; giyinip kuşanırsın , süslenip püslenirsin, tam evden çıkacaksın , hemen bir selfie yaparsın, az önceki saç baş dağınık, pijamalı yada eşofmanlı halini bilmez kimse, ay ne bakımlı kadın olursun. Çok mutsuzsundur, yalnızsındır , bir başına deniz kenarında söylenir dururken, turkuaz suların fotoğrafını paylaşırsın, üzerine gülen emojiler ekleyerek, herkes seni dünyanın en mutlu insanı sanır. Buna benzer binlerce örnek.Yani instagram hayatların * bir çoğu aldatır insanı. Yaşamın sadece birkaç saniyesinden en iyi örneklerle aldatıcı olabilir. Oysa bütünde durum senin hayatından çok da farklı değildir. Acısı , tatlısı, hüznü, güzelliği, çirkinliği ile bir hayatın bütünü. Yani gerçek hayat.
İşte hem dikizledim hem de bunları düşündüm bu sabah. Paylaştığım fotoğrafsa gerçeğin ta kendisiydi.

*Ben tamamen gerçekleri paylaşıyorum diyenlere  biz de ne deriz " istisnalar kaideyi bozmaz " . Bir çoğu diye belirttik. Kalan bir çoğuda gerçek hayatlarını paylaşanlar zaten. Zaten bu yazdıklarımız kimseyi tenkit amaçlı değil. Zaten tamamen bu sabahki hislerimiz. Zaten niye çoğul kullanıyorsam. Zaten biz kimiz ki. Çölde iki küçük kum tanesi. 

Cuma, Haziran 16, 2017

Zaman


Bu sabah yine zamanında uyandım. Uyandığım zaman  gün ışımıştı. Zaman zaman tuhaf hallere bürünebiliyorum. Bazen zaman yetmiyor. Zaman akıp gidiyor, tutamıyorum. Zamanı geldiğinde anlatacağım. Ne zaman diye sorma . Zamanı gelince geçer. Bazen akıp gitsin diye gözünün içine bakarız, bazen de dursun zaman diye yalvarırız.
Ah bu zaman !
Öyle zamanlarımız olur ki, sabır küpü olur, her şeye sabreder , her şeyi alttan alırız. Öyle zamanlarımız da olur ki başımızdan dumanlar çıkar , nasılsın diyene bile ters ters bakarız. Çok sabretmek içimizde birikimlere neden olur bazen, bu yüzden ani patlamalar yaşayabiliriz.  Kime patlayacağımız ise meçhul. Artık kime denk gelirse. Patlamanın zamanı da belli değil ki etrafı boşaltalım. Bazen birlikte yaşadığım insanlara açıkça söylerim ben, "her an patlayabilirim etrafımda dolaşmayın fazla" diye. Çünkü kime denk geleceğini bilemem. Karmaşık olur insan arada bir. Kafası bulaşık süngerine döner, bir arkadaşımın deyimi ile. Ya da düğüm düğüm olmuş bir ip gibi olursunuz. Birini çözersiniz, diğer taraf kalır, şunu da çözdüm mü tamam dersiniz oysa daha görmediğiniz bir sürü düğüm çıkar karşınıza. Zaman gerekir bu düğümleri çözmek için.
Ah bu zaman !
İlişkilerde zamana gerek duyabilir bazen. Kullanıldığınızı hissedersiniz. Arkadaşınızla aranıza mesafe koyarsınız. Yoklama yaparsınız, gerçekten dost mu yoksa işi düşünce mi dost size. Ona göre de zamanı gelince yolunuza bazen onsuz devam edersiniz. Bir de belirsizlikler vardır yaşamda. Ne olduğunu anlayamadığınız. Doğru mu, yanlış mı bilemediğiniz. Değer mi değmez mi karar veremediğiniz. O mu değil mi bilemediğiniz. En çok da bu yorar. Tamamen düğümlenirsiniz o zaman. Çözülmek ya da çözmek için uzun zamanlara gerek olabilir bu durumda.
Ah bu zaman !
Akışına bırakırsınız bazı zamanlar her şeyi. Kendinizi Allah'a teslim eder, hakkımda hayırlı olan ne ise zaman içinde beni onunla buluştur dersiniz. İşte hayırlı olanla vuslat gerçekleştiği zaman da hayatınızın en güzel zamanı oluverir.
Ah bu zaman !

Çarşamba, Nisan 27, 2016

Ah zavallı çocuklar

Hepimiz çılgınlar gibi sosyal medyacı olduk. Akşama kadar facebook, instagram, snapchat ve daha bilmediğim bir sürü yerde dolanıp duruyoruz. Bu nasıl bir salgındır , yediden yetmişyediye herkesi etkisi altına aldı. Daha az okuyor, daha çok tüketiyoruz. Daha bir sürü bır bır bır yazabilirim ana ne gerek var hepimiz hepsini biliyoruz. Çoğumuz kendi halinden memnun değil, internet yada sosyal mecra detoksu yapmaya çabalıyor. Kısacası hepimize bir haller oluyor. 

Bende sürekli kullanıcılardan biriyim. Hemen hepsini gayet aktif olarak kullanıyorum. Zaman zaman detoks yaptığım oluyor. Şu kadar saat bakmayacağım diyor ve bakmıyorum. Hoş, bende vakit hem çok hem yok, yani ona zaman ayırmak için görev aksatma gibi bir durumum yok. Ama sosyal medya sitelerine bakacağım diye trafik kazalarına sebep olanları, yemeği yakanları, çocuğu ile ilgilenmeyenleri  vs. vs biliyorum. Geçen bindiğim bir takside şoför beyle, kazaların çoğaldığından söz ediyorduk. Kendisi gün boyu trafikte dolaştığı için olaya daha hakim elbette. Son dönemde kazaların artış ve oluş sebebinin çoğunun cep telefonu ile ilgilenmekten kaynaklandığını söyledi. Bindiğim bir başka takside ise, şoföre " havalarda birden soğudu"  dediğimde, cep telefonunu eline alıp, bana bütün bir haftanın nasıl geçeceğini, hangi sıcaklıkta olacağını nakletti. Bu esnada araba sağa sola kaydı ama kimin umurunda. İkaz etseydin mi dediniz ?  Valla ben uzun zamandır insanlara kışt demeye korkar oldum. Canımın derdine düşmek var işin ucunda. Kornaya basmaya bile korkuyorum araba kullanırken. Hemen eller kollar havaya kalkıveriyor zira. Agresiflik son haddinde.

"Ah zavallı çocuklar"a gelince. Sosyal medyada son günlerin modası, küçük çocukları üzerinden prim yapan anneler. Doğduğu günden başlıyorlar; içti, sıçtı, kustu, küstü, uyudu uyandı bütün anlarını kayda alıp paylaşıyorlar. Bunun üzerinden para kazananlar, çocuğun mamalarını bedavaya getirenler, giysi ihtiyacını karşılayanlar mevcut. Dolayısı ile de bunu gören diğer annelere örnek teşkil ediyorlar ve bu akım çığ gibi büyüyor. İnstagramın keşfet bölümünde 30 paylaşımdan 15 i bebek videosu.  Masum bebeler birer medya maymunu oldu. Tercih meselesi elbette. Kimseye karışmak gibi bir hakkım ve niyetim yok. Üzüldüğüm; hiçbir şeyden habersiz kameralara poz veren, maddi çıkarlar için kullanılan masum bebekler. Yıllar sonra anneleri hakkında ne düşünecekler  diye merak etmekten kendimi alamıyorum. Henüz izin verme yetkileri  yok, kullanıldıklarının farkında da değiller elbette. Yapılanlar doğru mu ? Yanlış olan ben miyim ? O çocuklar için ben üzgünüm bunu biliyorum.

Diyorum ki; ah zavallı çocuklar, yazık size !!


Perşembe, Nisan 02, 2015

Günaydın

Sanal alemle tanışalı bir hayli uzun zaman oldu. İlk kullanıcılarından sayılırım. İşte o ilk  zamanlar çekingen bir tutum vardı bu alemde. Çoğunluk gerçek hayatta nasıl davranıyorsa ,sanalda da onu yansıtıyordu . Azınlıktı ilk yıllarda bu alemi kullananlar.  Çünkü herkeste bilgisayar ve internet yoktu. İnternet cafeler kullanılıyordu çoklukla. Zaman içinde çığırından çıkarak sanal aleme yayıldı insanlar bir anda. Artık evinde ve elinde internet bağlantısı ile bu alemde olmayan, sadece yaş olarak bir hayli büyük insanlar kaldı. Ki onlar içindede çağa ayak uyduranlar çok. Yine ilk zamanlar bir saygı vardı karşılıklı, şimdilerde ise saygısızlık almış başını gidiyor.  Şimdi bu alemde insanlar hiç tanımadığı, yaşamını bilmediği  insanlara istediği sözü söyleme hakkı varmışcasına yorumlar yapabiliyor, çekinmeden. Her şeyi kendine hak bulur oldu. Biz , bu sanal alem insanları, gerçek hayatta rol mü yapıyormuşuz da , sanalda kendimiz oluverdik çözmeye çalışıyorum kendimce. 

Özellikle instagram'da ünlülerin fotoğrafları  altındaki yorumlar bazen o kadar hadsizce olabiliyor ki, aklım şaşıyor. Bir de karşı tarafı keyfince taciz edenler var. Misalen, güncel bir olay hakkında herhangi bir şey paylaşmazsanız, bir izleyiciniz sizi " neden paylaşmadınız " diye sorgulayabiliyor. Siz de ona cevap verme zorunluğu hissedebiliyorsunuz, daha doğrusu bunu size yaptığı tacizle hissettirebiliyor. Okuma ve izleme özrümüzün vahimliği de burada ortaya çıkıyor. Bazen üst yorumları okumadığımız için verilen cevabın tekrar verilmesini istiyoruz, bazen de o kişinin genel paylaşımlarını izlemediğimiz , tarzını tam bilmediğimiz ya da anlamadığımız için fütursuzca eleştiriyoruz, "neden falanca olaydan  bahsetmedin " diye. 

Bir de aklıma gelmişken kendi fikrimi belirtmek istiyorum şuracıkta. Çocuklarınızın fotoğrafını , fotoğraflarını, hatta kendi profil fotoğraflarınızı , umuma açık hesaplarınızda, bloglarınızda  paylaşmayın derim ben. Bu kadar genele açılmanın sonucunu henüz bilemiyoruz. Ve unutmayalım ki, bu sanal alemde paylaştığımız fotolar ömür boyu orada kalacaklar. Çocuklarınız büyüyecek, iş hayatına atılacak, hayata atılacak, evlenecek. Okuduğum bir şey vardı bu hususta, bazı işadamları sanal alemdeki geçmişini sildirmek için yüklüce paralar ödüyormuş programcılara.

Tüm bunlar olurken , birbirimizi sıkı sıkıya takip edip, bol bol eleştirirken, bu eleştirilerden etkilenirken , onlara cevap verirken, ya da yapılan hadsiz eleştirilere üzülürken,  yaşamı ıskalıyoruz. Farkında mısınız. ?


*NOT: Yazdıklarımın tamamı takip ettiğim ünlü kişilerin hesaplarındaki genel bir gözlemdir. Kendi hesabım ve kendi takipçilerim bu yazılanlar içinde yer almamaktadır. 


Cumartesi, Ocak 03, 2015

Oynamak istiyorum

Geçen haftalarda bir gün yakındaki bir markete gidiyordum alışverişe. Hava hafif yağmurlu idi ve yollarda su birikintileri vardı azda olsa . Hemen önümde bir bayan, elinden tuttuğu kız çocuğu ile ilerliyordu. Onlarda market sokağına saptılar . Çocuğun elinden tuttuğu kişi, kimdi bilmiyorum. Bakıcısı yada anne-baba annesi diye düşündüm. Kız çocukları bıcır bıcır konuşmayı çok sever malum. Bu da sürekli konuşarak ilerliyordu, neşe içinde. Minik bir su birikintisine gelince, durdu suyun içinde. Hafiften ayaklarını vurmaya başladığı anda ise yanındaki kişi sert bir sesle :
"Hayır yapma " dedi. 
Kız çocuğu:
"Ama suyla oynamak istiyorum " diye söylendi. 
Kocaman elleri ile minicik çocuğun ellerini tutan kadıncağız ise 
"Suyla oynanmaz " deyip çekti götürdü " ama oynamak istiyorum" diye mırıldanan minik kızı.

O an üzüntüyle düşündüm. Ne olur ki oynasa ? Ayakları ıslanır, üstü kirlenir belki biraz. Onlarda eve gidince değiştirilip yıkanır, temizlenir olur biter. O çocuk, o duyguyu hayatında bir daha ne zaman yaşayacak yada yakalayacak.  Büyüyünce suyla  o zevkle ve o şekilde  haşır neşir olabilecek mi ? vs, vbg gerisini siz tamamlayın işte. Büyüdünüz, biliyorsunuz. 

"An" geçip gidiyor hayatla beraber. Çocuklarımıza ufak tefek şeyler için engel koymasak diyorum. Hatta kendimize de.


Cuma, Eylül 26, 2014

Öylesine bir yazı



Birisine öfke duyduğunuzda onu sözlerinizle taciz etmeye başlarsınız. Her yaptığına kusur bulur, her sözünü duvarınıza çarptırır geri yollarsınız. Sizi öfkelendiren şey, karşınızdakinin çaresizliğidir bilirsiniz oysa. Buna rağmen bir sineği öldürmek ister gibi, sözlerinizle vurur da vurursunuz. Bir gün bir bakarsınız sinek ölmüş. Ne kadar dayanabilir ki  ? Öfkeniz dinmiştir o arada. Bu sefer sineğin başında durup, keşke bu kadar vurmasaydım der pişmanlık duyarsınız.

                                                            O çaresiz bir sinekti oysa.

Pazartesi, Eylül 22, 2014

Özveri ve Oktapodi

Özveri. İstediğin bir şeyi,  başkasının istediği bir şey için feda etmek.  İnsanı zaman zaman oldukça zorlayan bir durum. İnsan bazen "acaba bencil olmak daha mı iyi, neden bunu yapamıyorum" diye kendi kendine konuşabiliyor. Bencil olmamakla  iki tarafada kaybettiriyoruz. Kazanan yok. Hayatın bu alışverişi zorluyor beni bu aralar. Aslında bencillik iyi bir şeymiş. Bakın mesela uçaklarda bir anons vardır. Hava basıncı düştüğü zaman oksijen maskelerinin takılmasını söyler. Ve orada çocuklarınızdan önce kendi maskenizi takın der. İlk bakışta çok bencilce gelir insana ama mantıken çok doğrudur. İlk önce kendimizi sağlama almalıyız ki çocuğumuza faydamız olabilsin. Biz bayılırsak o kendi kendine maskesini takamaz. Ya da ölü olarak hiç bir işe yaramayız. Önce kendimizi kurtarmalıyız. Bir arkadaşım bana , senin için her şeyi yaparım ama ölmem demişti. Bağlarımız çok kuvvetli olduğu için , "senin için gerekirse ölürüm" diyebileceğini düşünüp şaşırmıştım. Hemen izah etti, "eğer ölürsem, sana hiç bir faydam dokunmaz." Eğer okuyorsa . Onu hala çok seviyorum. İyi bir şey bencillik. Bunu bu aralar sıkça söylemeli ve uygulamalıyım. Sürekli özveride bulunan insanlar bir süre sonra kızgın, asabi olmaya başlıyor. Bu da kazanmaya alışmış karşı taraf için şaşırtıcı ve üzücü oluyor. Bu seferde aradaki ipler kopma noktasına gelebiliyor. O yüzden zamanında bencil olmakta fayda var sanırım. Hep almaya alışan insanlar, sizin sınırlarınızı zorlamadan bencil olmaya bakın. Hayatla boğuşurken ,ilk önce kendi oksijen maskenizi takın ve daha sonra başkalarına yardım edin. Daha mutlu olduklarını ve size teşekkür ettiklerini göreceksiniz.

Aşkta özveri var mı, yok mu, gerekli mi, yapılan şey özverimi yoksa sevginin gücümü ???

Konu ile alakası olmasa da , çok sevdiğim bir kısa filmle sizi hem duygulandırmak, hem tebessüm ettirmek, hemde bir kısa mesaj vermek istiyorum.
ASLA VAZGEÇMEYİN !
** Eski bir paylaşımım. Bugün bu yazıyı tekrar yayınlamak istedim .


 

Cuma, Şubat 07, 2014

Düş



Yüreğim üşüdü bu gece. Buz kesti ellerim. Öylece duruyorum penceremde. Bir gece, kar yağarken seni düşlemiştim, bu camdan bakarken. Kendi yansımamda seni görmüştüm. Yine kar yağsa sevdiğim. Seni  görsem penceremden bakarken yine. Gözlerimi kapatıyorum usulca , belki kar yağar diye.

Rüyadasın sevdiğim , rüyamda. Bir düş görüyorsun, düşünde bir kadın. Hep o kadın olmak geçti içimden. Bitmesin rüyan , sonsuza kadar sürsün istedim.  Ellerim ısındı, yüreğimi ateş bastı düşümde. Düşünün sonsuza dek süreceğini düşleyince.

Rüyadasın sevdiğim , rüyamda. Bir dağ görüyorsun, dağda tek başına , düşlere dalmış bir adamsın. Hep o adamın yüreğinde olmak istedim sevdiğim. O dağda , o adamın yüreğinde, sonsuza dek kalmak istedim. Yüreğim ısındı, yüzümü ateş bastı  düşümde. O adamın yüreğinde olduğumu düşleyince.

Rüyadasın sevdiğim, rüyamda. Beni görüyorsun. Hep sende olmak istedim . Bendesin sevdiğim benim düşümde, seni görüyorum. İçim içinde. İçin içimde. Bizi görüyoruz , bizim düşümüzde.

                                                                                          Füsun T.

© Her hakkı saklıdır,çoğaltılamaz,alıntı yapılamaz.

Perşembe, Şubat 06, 2014

Baharın ayak sesleri

Baharın ayak seslerini duyuyor musunuz ? İçinizde bi pıtırtılar, bi kıpırtılar başlamadı mı ? Çiçekler canlanmaya başladı , siz başlamadınız mı ? Güneş daha gibi güzel  parlamadı mı ?
Ben sanki hafiften yakaladım bu durumu. Ne kaldı ki zaten. Mart demek bahar başlıyor demek.  "Yaşasın" dedim kendim kendime, "atarsın artık bu ataleti üstünden". Bahar da yorgunluk yapar ama hiç değilse umutlarını çoğaltır insanın. Kendimi üstüne ölü toprağı serilmiş gibi hissediyorum yılbaşından bu yana. Bir ağırlık ki, zorlamalara bile kulak asmıyor. Neyse ki bugün kahvemi içerken bi umutlandım geleceğe dair. Geleceği düşünmemek , şimdiki anı yaşamak lazım ama çok kolay bir şey değil. Biraz çalışmak lazım. Şu an o çalışmayı yapayım bari.
Sabah kahvesi beni yeterince mutlu etti. Mutfağıma gelen güneş, umutlarımı çoğalttı, içimi ısıttı. Kalbim bir farklı çarptı. Çok şükür. Gelecek bildiği gibi gelsin o zaman. "İşimiz bu yaşamak". Sezen Aksu'nun Ceza ile birlikte söylediği şarkının , Sezen Aksu tarafından söylenen nakaratında şöyle der ve çok severim. 

Gelsin hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak
Unuttum bildiğimi doğarken ,umudum ölmeden hatırlamak.


Cuma, Temmuz 26, 2013

Baştan savmanın anahtarı

Depresyondayım. Önce bunu belirteyim. Yani "delidir ne yapsa yeridir" deyip; yazacaklarıma, yapacaklarıma, ve yapmış olduklarıma bu çerçeveden bakmanız gerektiğini bilin isterim. Bize ne senin depresyonundan derseniz, çok kötü beddua ederim haberiniz olsun. Bu cümle biraz fazla abartılı oldu biliyorum ama tarzımın dışına çıkmak istedim. Sahi ben ne kadar tutucu bir insanım. Hiç tarzımın dışına çıkmıyorum. Giyimde olsun, özel yaşamda olsun, yazı da olsun, her şeyde hep aynı ben. Değiş ton ton hop hop hoppp. Kolay mı değişim ? I ıhh, bana hiçte kolay değil. Bi kere ben bir balığım. Evime, işime, sevgilime, eşyalarıma yani cümlesine sıkı sıkıya bağlıyım. Yatağımdan başka yerde zor uyurum misalen. Giysi alırken hep aynı şeyleri alırım misalen. Bıktık senin siyah ve beyaz tişörtlerinden derler, ben her sezon gider yine aynı tişörtleri alır giyerim. Giyimde de tarz değiştiremiyorum. Değiştirmeyi çok denedim ama o kadar benleşmiş ki stilim, değişim ben de son derece komik duruyor. Dün yine gittim Mark Spencer'dan pamuklu , yuvarlak yaka siyah ve beyaz birer tişört aldım. Bi rahatladım anlatamam. Bu yazı nereye gidiyor ? Bir yere ulaşmayacak. Bugünde böyle olsun , klavyeme geleni yazıvereyim dedim. Depresyondayım. Bunu söylemiştim dimi. Kırk kere söylersen bir şeyi olur derler tezini, gerekli bir çok şey için denedim hiç biri olmadı biliyor musunuz  ? Nerden bilebilirsiniz ki. Benimki de laf işte. Siz hiç kendinizden sıkılır mısınız ? Bana oluyor bazen, kendi sesimi duymak istemiyorum. Ben benden sıkılıyorum. Allah'tan biraz büyüdüm de daha az konuşmayı yavaş yavaş öğreniyorum. Ay ben küçükken bir geveze, bir cırcır böceğiymişim  ki, annem rahmetli bazen çok sıkılırmış benden. Onu biraz rahat bırakmam için bana " hadi babana git de , baştan savmanın anahtarını al gel" derdi. Babam mahallemizde bakkaldı. Evimize çok yakın. Ben de minnak minnak bişi. Gider babama " annem baştan savmanın anahtarını istiyor" derdim saf saf. Babam da beni bir kenara oturtur, tamam bi bakayım nereye koydum falan gibi bişiler söler, sonrada zaman epeyce geçip, annem evde rahatlayınca; " hadi git annene söle , anahtarı bulamadım " derdi. Zavallı ben, gevezeliğimin bedelini bu şirin metotla öderdim. Anlatmıştım bunu daha önce sanırsam. Depresyondayım ya, aynı şeyleri tekrar tekrar yazma hakkına sahibim. Nişantaşı pazarından kendime şalvar gibi bi pantolon almıştım. Beli lastikli. Son derece rahat . Fakat onu giyince göbeğim fena halde ortaya çıkıyor ve ben her bakışta "kesinlikle kilo vermeliyim" diyorum. Bazen de "manken mi olacağım ben " diyebiliyorum. Bir dengesiz durum yani. Ama şu göbeğimi yok edebilirsem, benden hepinize .... Yok bu satır olmadı, size ne ısmarlayabilirim ki uzaktan uzaktan. Atlayın bu satırları, okumadan geçin. Heyyyy, çok rahatladım ben yaaa. Bak bu yazı sayesinde bir şey fark ettim, yazmak beni rahatlatıyor demek ki. E hep öyle olur zaten. Misalen yine, en güzel şiirler hep depresif dönemlerde yazılır. İsyağğğğnnn.
Tamam tamam bugünlük bu kadar. Bu yazıdan sonra bloguma üyelikten vazgeçebilirsiniz, artık beni takip etmek istemeyebilirsiniz. İnanın darılmam, gücenmem. Ama depesyondayım ya , oturur kendim kendime, sessiz sakin ağlarım. Bileklerimi sonra keserim. Şaka şaka. İstediğiniz gibi olsun dünya, her şeye boş verin.


                                                  

Pazartesi, Nisan 22, 2013

Benden şeyler

Bilmiyorum ki size ne desem ne anlatsam bugün. Doğaçlama yapayım yine en iyisi. Klavyeme geldiği gibi yazayım. Beni resim yapmam için sürekli teşvik eden Çiğdemim, yazmam içinde her zaman teşvik eder sağolsun. Çiğdem, İstanbul'da yaşıyor.  Biz onunla yıllarca mektuplaştık. O zamanlar , mail, cep telefonu falan yoktu. Sık sık birbirimize mektup yazar, kart atardık. Hala da, çok seyrek olsa da yazarız birbirimize. Benim mektuplarım biraz komik, karışık olurdu. O da mektuplarımı okudukça bana " sen yaz muhakkak, hikaye yaz, roman yaz, yaz bişeyler " derdi. Ara sıra minicik bir şeyler yazdım ama çok çok az. Resimdeki yeteneğimi fark eden Çiğdem'im belki bunda da haklıdır. Yaz demek kolay ama yazmak zor. Yazmak demişken; canım babacığım bir süredir şiir yazıyordu, sonunda biriken şiirleri eşe dosta dağıtılmak üzere minik bir kitapçık olarak basıldı. 76 yaşında bir şiir kitabı oldu. Dün ilk imzasını yeğenime verdiği kitaba attı. Çokta güzel bir yazı yazmış , şimdi tam metni hatırlamıyorum ama içinde geçen bir kelime derin bir anlam taşıyor. "ebedi hatıra" Bu kitapçıkta bizlere yazdığı şiirlerde var. Anneciğime yazdıkları var. Onları okumaya pek kimse cesaret  ( Cesaret. Ben de annemin resimlerine bakmaya cesaret edemiyorum. Fotoğraflarla oynamayı çok severim. Onlarla uğraşırken arada annemin fotoğrafları çıkıyor. Hemen geçiyorum, bakamıyorum) edemiyor henüz. Bana da yazdı elbette. Paylaşırım belki bir gün sizlerle.  Ben de yıllarca şiir yazdım. Hemen hemen her Türk gibi genç yaşlarımda kağıtlar doldurdum. Her Türk biraz şair mi ne ? Eminim siz de yazmışsınızdır bir kaç satır bile olsa.
Şimdi defterimi aldım çekmecemden. Size, yazdıklarımdan birini aktarayım. Rastgele açtım bir sayfayı.

21 / 03 / 1983  Way way way.. 30 yıl öncesine ait bir şiir. Yanına not düşmüşüm. Funda Pastanesi diye. Çankaya lisesinin yanında idi o yıllarda . O günü hatırladım evet. Bir veda şiiri . Bakalım 30 yıl önce neler hissetmişim.

SANA

İşte bitti diyeceğiz
Gözlerimizde anlamsız bakışlarla
"İşte gidiyorum" diyeceksin
Sonu gelmeyecek, sonsuza.
Ayrılık buysa eğer;
Anlamsız bakışlarla söylenen bir kaç kelime ise
İnanmıyorum ağlamak gibi bir şeye.
Unutulacak ve unutacağız
Geçmişin güzel hatıralarını
Yırtıp atacağız sararmış resimleri
Yıllanmış mektupları
Sadece bir burukluk saracak içimizi bir an
Güzeldi diyebileceğiz
Her şeyiyle güzeldi
Çok pek çok güzeldi
Söyleyemediklerimiz...




              Ne anladım biliyor musunuz şu an; o güne gittim ve şiirin gerçekten ebedi bir hatıra olduğunu.

konu mankeni:  kısa İstanbul kaçamağından 

Cumartesi, Mart 30, 2013

Öylesine bir yazı

Hayata nasıl baktığımız çok önemli. Bakış açısı her insana göre farklı. Bazı insanlar var ki hep kötü yönünden bakmaya alışmıştır. Oysa zorluklarla baş edebilmek için, yaşanan anların içindeki güzellikleri görmek gerek. Her şey son derece kötü de olsa mutlaka bir güzellikte vardır . Mesele onu bulup yaşamakta. Yeter ki bulmak isteyelim. Bir işte çalışıyorsunuz, başka da seçeneğiniz yok, o işe gidip gelmek zorundasınız. Yaptığınız işi yada ortamı yada  iş arkadaşlarınızı pek sevmiyorsunuz. Ne olacak peki ? Bu durum içinde hoşnut olduğunuz anlarda mutlaka vardır. İşte o anları not alır ve hoşnutsuz olduğunuzda o notlardaki hoşlandığınız şeyleri yaparsanız bir nebze de olsa rahatlayabilirsiniz. Veya, ben bu işi yapmak zorundayım ve bu durum içinde neyden daha mutlu olabilirim, kendime mutlu olabileceğim dakikaları nasıl yaratırım diye düşünüp, bir çözüm bulmakta bizi biraz rahatlatabilir. Mühim olan mutlu olmak için olanakları kendimize göre ayarlamak ve çözüm aramak. Bulunan çözümü de bu amaç için bilinçli olarak uygulamak. Zaten daimi mutluluk diye bir şey söz konusu değil. Olsaydı da yaşam sıkıcı olurdu. Tekamül iniş çıkışlarda gizli bana göre. 
Bu benim kendi hayatım için bulduğum bir çözüm. Bazen inişlere geçtiğimde zıplayacak halim yoksa, yukarıya ulaşabilmek için minik şeylere sarılıyorum. Benim çözümlerim, blogla uğraşmak, kısa  fakat son derece mutluluk verici kahve molam, bu mola arasında kitap okumak,D&R da geçirdiğim saatler.  Bunlara ayırdığım zamanda yaşadığım mutluluk günün geri kalan kısmını daha sakin ve stressiz geçirmemi sağlıyor. Çünkü bu zamanlarda her şeyden uzaklaşıyorum. Kahve içmek basit gibi görünebilir ama ben onu bir ritüele çevirdiğim için basit olmaktan çıkıyor ve hatta muhteşemleşiyor. Özenle hazırlıyorum, şık olmasına dikkat ediyorum, kendim için hazırlıyorum. Çalıştığım yıllarda da, o gün iş yerinde çok sıkılmışsam ya da tatsız bir şey yaşamışsam, moralim bozulmuşsa, iş çıkışı mutlaka kendime zaman ayırırdım. Karanfil sokakta Dost kitabevine uğrardım önce, sonrada oraya yakın bir cafede oturur aldığım kitapları inceler, yemeğimi yer veya bir şeyler içer sakinleşir eve öyle dönerdim. Herkese öneririm. 
Tüm bunlar için uzun zamanlar gerekmiyor, kısa ama nitelikli ve sadece kendiniz için bir şeyler yaptığınız bir zaman dilimi bu. 

Tüm bunları neden yazdın diyecek olursanız ? Klavyemden aktı gitti düşünmeden. Bugün de böyle olması gerekiyormuş demek ki. Bir şeye sebeptir , birisi okuyup örnekleme yapacaktır, birinin işine yarayacaktır. Var ya her şeyde bir sebep, bununda mutlaka olumlu bir sebebi vardır. Belki de kendime yazmışımdır.



Bu sabah bir yazı okudum internette. Tolstoy'dan kısa bir bölüm diye geçiyor. Doğru mudur bilemiyorum. Artık bu ortamdaki bilgilerin çoğuna inanmıyorum. Her şey birbirine girdi. Mevlana'nın olmayan sözlerin altında Mevlana yazmakta. Neyse yazının ana teması en başta yazdığım satırlarla örtüşüyor. Herkesin hayata bakışı farklı. 


Köyün tek çeşmesi başında üç kadın sıraya girmiş kaplarına su doldurmaktaymış. Kadınlar aralarında çene çalarken yanlarına yaşlı bir adam yaklaşmış ve kadınların konuştukları ile yakından ilgilenmiş. 
Birinci kadın şöyle demiş; 
'Bakınız benim bir oğlum var. Becerikli mi becerikli, yetenekli mi yetenekli. İnanın örnek bir delikanlıdır o.' 
İkinci Kadın; 
'Benim de bir oğlum var. Bülbül gibi şakır, sesi insanlara gözyaşı döktürür.' 
Üçüncü kadın ise oğlu hakkında hiçbir şey söyleyememiş. 

Kadınlar serçe parmağı kalınlığında bile su akmayan çeşmeden kaplarını zorlukla doldurduktan sonra oradan uzaklaşmaya hazırlanırken yaşlı adan onları izlemekteymiş. Bir ara, birinci kadının oğlu görünüp grubun önünde mükemmel bir takla atmış. Annesi 'jimnastik gösterileri de yapabilir' diyerek oğlunu pohpohlamış. Derken ikinci oğul gelmiş. O kadar güzel, o kadar yanık türkü söylemiş ki, dinleyenler hayranlıklarından neredeyse küçük dillerini yutacaklarmış. En son üçüncü kadının oğlu onlara yaklaşmış. İlk ikisinin aksine hiçbir şey yapmamış sadece annesine koşmuş ve su kabını onun elinden alarak kendisi taşımış. 
Bundan sonra üç kadın yaşlı adama sormuşlar. 'işte şimdi oğullarımızı gördünüz değil mi? 

"Ben sadece bir tek oğul gördüm. Annesinin elinden su kabını alarak kendisi taşıyan oğulu" yanıtını vermiş yaşlı adam.


Bugün hava çok güzel, bütün ağaçlar muhteşem çiçeklerini sundu, neşeyle gülümsüyorlar. Güneş pırıl pırıl parlıyor. Sizlerin hafta sonu da bugünkü gibi pırıl pırıl, neşe içinde geçsin.
Günün olumlamasını da  yapalım son olarak

Hatalarımı seviyorum ruhumu eğitip geliştirmeme katkıda bulundukları için, Düşmanlarıma teşekkür ediyorum özüme dönüp kendimi keşfedip yenilenmeme yardımcı oldukları beni güçlendirdikleri savaşmayı ve kendimle barışmayı sevgime daha da güçlü bir şekilde sahip çıkmam gerektiğini fark etmemi sağladıkları için. Rabbim sana teşekkür ediyorum sağlıklı bir bedenle beni dünyaya gönderip nimetlerinle mükafatlandırdığın için. Kaynak 

Cumartesi, Aralık 08, 2012

Öylesine bir yazı

Çok kolay sinirlenen bir insan mıyım bilmiyorum. Bana kalsa kolay kolay sinirlenmediğimi söylerim. Tabii çevremdekilerin fikri önemli. Bu hususta kararı onlar verebilir. Neticede her sinirlenişim onlara yansıyacaktır. Sabırlıyımdır genel olarak. Bir yandan da son derece hercai. Şimdi anlatacaklarımın bunlarla sıkı bir bağlantısı yok ama nedense böyle başlayıverdim.

Dini bütün bir insanım aynı zamanda. Evet, tüm gereklerini  yerine getiremiyorum ama inancım tam. Özgürlüğüme çok düşkünüm. Herkesin özgürlüğüne de saygı duymayı severim. Bunun içine özgür düşüncelerde dahil. Siyaset ve din konuşmayı çok fazla sevmem. Yeri gelirse şahsi düşüncemi söylerim.

Ateist arkadaşlarım olduğu kadar son derece dindar arkadaşlarım da oldu. Bu sadece arkadaşlık olarak sınırlı değil aslında, yaşadığım, çalıştığım ,okuduğum ortamlarda hayatı o an için birlikte paylaştığım insanlarda var bunlar arasında.

Bunca kelimeyi neden yazdım biliyor musunuz ? Beni üzen bir şey var. Ateist arkadaşlarımın ya da zamanı paylaştığım insanların, bazen dinimle ilgili alaycı, aşağılayan sözleri. Ezan okunduğunda " seninki bağırıyor", sosyal ortamda bir dua paylaştığımda " ne o, işin bu sözlere mi kaldı" gibi bir sürü anlamsız cümleler kurmaları beni üzüyor. Üstelikte son derece entel (bu lafı pek anlamam ama kullandım, kime göre neye göre entel, herkesin entelliği kendine) ve de okumuş  insanlar.  Cevaben ne mi diyorum, susuyorum. Bu da benim silahım "SUSMAK" . Hiç bir gün onların seçimi ile ilgili tek bir söz etmedim, etmem de. Dedim ya özgürlüklere düşkünümdür.

Bu dakikada bana " o arkadaş değilmiş o zaman " demeyin. Yukarıda da yazdım , bir kısmı zamanı paylaştığım insanlar.  Hem arkadaşlık , dostluk üzerine bir söz vardır. "Kusursuz dost arayan, dostsuz kalır" O da onların kusuru benim için. Kim bilir benim ne kusurlarım var. Onlarda benim kusurlarımı görmezden geliyordur.

İçimden geldi yazdım...

foto ve düzenleme : Füsun T.




Cumartesi, Aralık 01, 2012

Neleri unuttuk ?

Dünya kurulalı beri bir sürü önemli şey olmuş. Savaşlar, barışlar, doğumlar, ölümler,icatlar vb... O gün içinde önem arz etmiş olan bir sürü yaşanmışlıkta  zaman içinde unutulup gitmiş. Bu günlerde yaşadıklarımızda unutulacak bir gün gelecek. Zaman denen kavram bazen benim kafamı kurcalayabiliyor. "Hayat bir gündür o da bu gündür" denir ya, aslında hayat bir andan mı ibaret yoksa ?  Bu konu bir hayli karmaşık benim için. Şimdilik bunu unutmakta fayda var.
Sürekli olmasa da bazı günler defterlere o gün benim için önemli olan şeylerle ilgili notlar alırım. Sonrada onları okur ne kadar anlamsız şeylere üzüldüğümü anlarım. Enteresan olansa sevinilen şeyler yıllar sonra bile anlamlı ve güzel gelir, neden bu kadar sevinmişim  mutlu olmuşum demem de ,can sıkan şeylere neden canımı bu kadar sıkmışım ki diye hayıflanırım.
Birazcıkta olsa bu geri dönüp okumalar sayesinde kendimi daha az üzme çalışmaları yapıyorum. Faydası olacağını umuyorum bu çalışmaların. Beklenen gün geldi , bugün hafta sonu. Canınızı sıkan ne varsa bugün bir kenara bırakıp , canınızın çok istediği bir şeyi yapmaya  çalışın. Sıkıntı ile mutluluk yer değiştirsin. Kendi seçimimizi kendimiz  yapalım. O hüzünde yada  sıkıntıda mı  mı kalmak istiyoruz yoksa mutlu olmak mı ? Bir saatliğine bile olsa bunu deneyin, ne seviyorsanız tadını ala ala onu uygulayın. Mutluluğunuzu hissedin.


                                                        Öyle ya, neleri neleri unuttuk !!!



Salı, Kasım 20, 2012

Ne yapıyorum

Yaklaşık bir aydır zamanı tutamaz oldum. Her şeyi daha az yapabiliyorum sanki. Bir yetmemezlik algısı. Boş geçen vaktim var mı diye düşünüyorum, aslında var ama yok gibi hissediyorum. Neyse ki yalnız olmadığımı biliyorum. Bu aralar bir çok arkadaşım aynı durumda olduğunu söylüyor. Saatlerin sürekli ileri, geri alınması mı bozuyor acaba zaman algımızı. Ya da gerçekten dünyanın sonu  geldi geliyor. 


Algımın düzgün olduğu zamanlarda kitap okuyorum  bu aralar. Hem de dört beş kitabı birden okuyorum. Her D&R ziyaretinden kitaplar ve cd'lerle dönüyorum. Başucum yine kitap doldu. Ah bu hercailiğim. Ben küçük prens'i okumamıştım. Minnacık kitabın henüz ilk on sayfasını okuyabildim. Çünkü algımın çok sağlam olduğu bir zamanda okumak istiyorum. Ne kadar güzelmiş. Okumamın bu yaşıma kalmasına memnun oldum. 



Son aldığım iki şahane kitabı okuyorum bir yandan da. Kitaplar Sunay Akın'a ait. Biri  İstanbul'da bir zürafa diğeri Ay Hırsızı . Sunay Akın'ı şiirleri ile ve tv'de ki programlarından bilir, severdim. Şimdi daha çok sevdim. Bu kitaplara geçen gece yeğenimden bir Sunay Akın kitabı daha ekleyerek döndüm. Onlar hep oradaydı
Ben en az bir kitabını alın okuyun derim. Zaten ilkini okuyunca eminim diğerlerini de alacaksınız.

kaynak D&R
Her sabah bir doz Sıla almadan güne başlamıyorum. O hep var olsun, hep şarkılar söylesin." Çocuk " ve "her şey yolunda " favori şarkılarım. 

Havayı güzel bulduğumda yürüyüşe çıkıyorum. Cumartesi günü gizli cennetteydim yine.  Yürümekten çok foto çektim ama olsun, ruhuma doldurduğum güzellikleri belgeledim, özledikçe bakabileyim diye. Ve yine çokkk güzeldi.  Paylaşacağım bir başka zaman fotoları.


Resim kursum başladı. Haftada bir gün mutlu olup resim yapıyorum. Dün, hocamız eşliğinde ilk karma resim sergimizi açtık. Benim için şahane bir duyguydu. Daha çok çalışıp kişisel  bir sergide  açma fikri oluşturdu kafamda. Aşka geldim resmen . Yaptıklarını başkaları ile paylaşmak mükemmel bir duygu. Güzel sözler duymak da nefis tabii bu arada. 

Hepinizi sergimize bekliyoruz. Ziyaretiniz bizi mutlu eder. Sergi Cumartesi gününe kadar açık kalacak.
Yer: Başbakanlık Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü
Ceyhun Atıf kansu caddesi No : 122 Balgat / ANKARA


Bunların dışında severek her sabah Max FM 'de Özgür Aksuna'yı dinliyorum. Tavsiye ederim enerji veriyor.  Havaların soğuması ile birlikte, her günkü kahve ritüelimi yeni diktiğim hercai menekşelerim ve Afrika menekşelerimin yanında,kalorifer peteğine sokularak  yapıyorum artık. Şahane renkleri var. Çiçeklerimi seviyorum. Fonda Max Fm çalıyor bu arada. 

                            Ve ev işleri, yemek, bulaşık, çamaşır. Hayat böyle devam edip gidiyor. 

Çarşamba, Kasım 14, 2012

Sonbahar ve depresyon

Mevsimler nasıl sıralanıyordu. Eylül, Ekim, Kasım sonbahardı di mi?. Yani hala sonbahardayız. Ve hala depresyon için uygun aylardayız. Kendimizi kışın ağır ritmine hazırlıyor vücudumuz. Bu aylarda serotonini bizden esirgiyor nedense. Belki de biz nasıl kış için turşu falan kuruyorsak,  o da kışın daha çok lazım olacağı için  kendini hafiften geri çekip serotonin turşusu kuruyor, bizi depresif yapıyor. Ah güneş, ne güzel günlerimiz vardı seninle. Ne mutlu ediyordun hepimizi. Nerelere kayboldun. Serotonin salgılanmasında ışığın önemi büyük. Hatta depresyon geçirenlere  ışık tedavisi bile uygulanıyor bu yüzden. Dikkat edin güneşli günlerde daha mutluyuzdur genellikle.

"Stres ve düşük kan şekeri serotonin düzeyini düşürürken; oksijen, kusma, içinde aminler bulunan gıdalar (örneğin: peynir, çikolata, portakal, mandalina, domates ) ve içinde triptofan isminde bir çeşit amino asit bulunan gıdalar, (örneğin süt, hindi eti ) serotonin düzeyini yükseltmektedir.*Alıntı wikipedia " 

Demek ki bol bol portakal yiyebiliriz. Neden portakal dedim hemen, çünkü bu aralar portakala takıldım. Önce ikiye kesiyorum portakalı sonra kokluyorum. İşte o kokuya meftunum bugünlerde. Bir yazı okumuştum yada röportajdı tam hatırlamıyorum. Uzun süre dağda kalan birisi yiyecek sıkıntısı çekmeye başlamış, çantasında bir adet portakal kalmış, onu çıkarıp  kokluyor ve çantasına geri koyuyormuş. O kokuyu daha önce almadığını ve harika  koktuğunu anlatıyordu. Ondan sonra hep kokladım ben portakalı. İşte sonrada böyle dilimliyorum ve yiyorum mis gibi. Ama hala depresifim ben. Daha mı çok yemem lazım acaba ?


Uzun süre böyle depresif gezmek pek hoş olmaz. Tamam evde sürekli miskin miskin yatıp, film izleyebilirim yada kitap okuyabilirim bu halimle ama yapmam gereken sorumluluklarım da var ve onları yapmayı canım istemiyor böyle olunca.  
Hep yaptığım gibi başucu kitaplarıma başvurdum bu halden sıyrılma için. Daha önce de bahsettiğim İyi hayat  adlı kitabımı açtım. Bakın ne çıktı açtığım sayfada.

"Mucizeler doğal taşlara benzer ;tüm güzellikleriyle her yerdedirler,fakat hemen hiç kimse ilgilenmez onlarla."

" Mucizeleri kimse yaratmaz ,kimse onlara neden olmaz;onlar keşfedilir. Kör olduğunu sanan kişi kara camlı gözlüğünü çıkarırsa ,ışığı görür. "

Altında söyle bir not var. La danza de la realidad / Alejandro Jodorowsky.  Sanırım bu bir film  adı. Bunları araştırmacı gazeteci modumla araştırıp bilahare bildireceğim size.

 Şimdilik biz mucizelere inanıp, gönlümüzü ferah tutalım ve depresif halimize azcıkda olsa bu umutla mola verelim. 



Salı, Ekim 30, 2012

Salırtesi sendromu

Benim bayramlarım vardı. Bitti. Ne de çabuk iki bayram tükettik. Tüketim toplumu olmak böyle bir şey demek ki. Çok hızlı tükeniyor her şey.  Pazartesi sendromumuzu da doya doya yaşayamadık .Bugün salırtesi. Salırtesi sendromu yaşıyor musunuz ? O zaman bu post sendromculara gelsin. Sıkmayın canınızı siz. Ben alırım sendromunuzu şimdi. Büyüyünce radyo programcısı olacağım ben, sürekli anonsvari konuşuyorum. Bunda sürekli radyo dinlememin payı büyük tabii ki. Mesela sendromdan kurtulmanın en iyi yollarından birisi de radyo dinlemek. Ben bu sıralar MaxFM'de sabah 07- 12 arası Özgür Aksuna dinliyorum. Sabah gözümü açar açmaz radyomu da açıyorum. Özgür'ün güzel şarkıları  ve onun hoş sohbeti ile güne başlıyorum. Sendromdan kurtulmak istiyorsunuz di mi ? Şimdi hemen açıyorsunuz radyonuzu,  işteyim radyom yok derseniz internetten de dinleyebilirsiniz MaxFM'i. İnternet sayfalarında güzel müzik bilgileri, kültür sanat, haberler ne arasanız var.  Hımmm bi de MaxFM ANKARA radyosu, gururla söyleyeyim bunu da. Radyonun frekansı 95.8 ve internetten dinlemek için TIK

İlk aşamada bir kısmı gitti bu sendrom denilen şeyin. Kıpraşmaya başladınız dimi. Şimdi ikinci aşamaya geçiyorum. Fırat karikatürlerini bilmeyen var mı? Bi kaç kişi "var" dedi duydum.Tamam varsa şimdi öğreneceksiniz. Tüm Fırat karikatürlerinin olduğu bir site adresi vereceğim size. Orada önce Fırat sözlerinden bir bölüm okuyun o hafif hafif alacak sendromunuzu , karikatürlere geçince patlama yaşayacaksınız.
İşte bir Fırat sözü.... Bi keresinde külotlu film çıktıydı televizyonda.
Ve işte o site beslenirkibu

Son olarak güzel şeylere bakmak gerekiyor. Burada kendi fotoğramı koymam gerekiyor. Fakat bazı bünyelere iyi gelmeyebilir. Uzmanlar yeşile bakmanın her tür hastalığa özellikle strese çok iyi geldiğini söylüyor. Hatta böyle bir tedavi bile var. O yüzden bu güzel manzara ile ve Özgür'ün güzel şarkıları ile başbaşa bırakıyorum sizi. Atın her derdi bir kenara güzel bir hafta geçirin.




Landscape around Crater Lake District


Çarşamba, Ekim 10, 2012

Mühim olan

Mühim olan aşkımız.
Mühim olan insanlık.
Mühim olan iç güzelliği.
Mühim olan istikrar.
Mühim olan Allah'ın takdirini kazanmak.
Mühim olan doz.
Mühim olan gönül.
Mühim olan nelere kıymet verdiğin.
Mühim olan olaya nasıl baktığın.
Mühim olan kaç lira olduğu.
Mühim olan özveri.
..........................................
Uzayıp gidiyor mühim olanlar. Hepimizin her an  bir "mühim olanı" var. Tek bir tane değil yani. Olaya, mekana, zamana göre değişiyor.
Bu sabaha uyandığımda güneş parıl parıl parlamaktaydı. Çok şükür dedim, aydınlık bir Ekim sabahına uyandım. Belki balkonda kahve içme, çiçeklerimle öpüşüp koklaşma şansım bile olabilir. Oysa ondan önce asıl "mühim olan" perdelerin yıkanacak olmasıydı. Yok yok daha mühimi bir an önce kahvaltıyı hazırlamaktı. Aklıma o gelince henüz ne pişireceğime  karar vermediğimi de  hatırladım. Alakasız ama hatırladım işte. Yemek pişirmek sorun değil de "mühim olan" ne pişecek ona karar vermekti. Anında, mühim olan öncelik değiştirdi. Sonra düşünce sörfü yaparken buldum kendimi, bulutlara bakarken. Düşüncelerim ordan oraya atlayıp duruyordu. Mühim olan  ilişkiyi devam ettirip ettirmemeye karar vermek diye düşündüm. Mühimlerim sürekli değişiyordu. Sonra bir anda , yoksa dedim, hiç bir şey o kadar da mühim değil mi ?



Füsun t.

Cuma, Eylül 14, 2012

İhtiyarlık

Orhan Veli'nin "İhtiyarlık" şiirindeki mısralar dokunur bazen insana ama hayat böyle be.!
.................
Bir gün ikimizden birimiz
İçmek veya doldurmak için
Burada olmayabiliriz.

Neyse onu bir tarafa bırakalım, ihtiyarlayınca insan her şeyden elini eteğini çekmeli mi ? Mesela kırmızı giymekten vaz mı geçmeliyiz ? Ya da bir sabah kahvesi için gidilmiş Zeynel' de , kıpkırmızı rujumuzu sürüp pür tebessüm etrafı seyretmekten ? Ya da güzel bir bayan görünce  bakmaktan vaz mı geçmeli erkekler. ?

Bence hayır. Evet bir çok şeyi yapma yetisi kayboluyor, hastalıklar peşi sıra insanın üzerine yerleşiyor ama inanıyorum ki her zaman yapılacak bir şeyler var. Hissedilen yaş çok önemli . Bazı günler kendimi 80'inde bazı günler 20'sinde görebiliyorum mesela ben. Olduğum yaşta yaşadığım nadir. Kısacası üretken olmanın sınırı, sonu yok, hangi yaşta olursak olalım.

Size bazı örnekler vereceğim bu konu ile ilgili.
Sofokles şaheseri Oidipus'u 100 yaşına yaklaştığında yazmış.
Sokrat, ustası Gorgias'a mersiyesini 86 yaşında yazmış
Katon 80 yaşında Yunanca öğrenmiş.
Cervantês , Donkişot 'u, hapishanede,70 yaşında yazmaya başlamış ve 10 yıl sürmüş.
Goethe, Faust'un ikinci kısmını yazdığında 80 yaşında idi.
Galileo Galilei, 60 yaşında nice keşifler yaptı. 70 yaşında teleskobu keşfetti.
Fransız fizik alimi Chevreuil 103 yaşında hala ders veriyordu.
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, 98 yaşında hala aktif, hala  kitap yazıyor. Hayranım ona. Bir de hayran olduğum durum, Hayrettin Karaca ile çok  tatlı bir flört yaşamaları. Lütfen izleyin.  AH AŞKKK !
Ha keza Hayrettin Karaca'nın, Tema vakfı çalışmaları devam ediyor. 86 yaşında.

Ve babam. 75 yaşında şair oldu. Eskiden de ufak ufak yazardı ama son bir yıldır bir hayli üretken. Hele son aylarda sevgili yeğenlerinin, aile efradının özel isteklerini karşılayıp , şahsa şiir aşamasına geçti. Bana da yazdı tabii.
Ruhu genç kalıp , bedeni yaşlanan herkese selam olsun diyerek, sizinle paylaşayım bir şiirini.

HAYAT BAHÇESİ

Bizim bahçeye artık yağmur yağmıyor
Otlar çiçekler bükmüşler yapraklarını bekliyor
Bir damla su gelse, sanki canlanacak gibiler
Ama ne çare kadere boyun eğmiş idiler

 Neyse ki korktukları olmadı
Az da olsa yağmur suları damladı
Böylece verdiler ürünlerini
Silip süpürdüler hüzünlerini.

 Yaşar T. 27-06-2012, Ankara


.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...