Pazartesi, Şubat 11, 2019

Yine Akşam

Mutfakta yemek hazırlıyorum.  İçeride derin bir sessizlik, dışarıda yoğun bir kakofoni. Akşam, yine akşam. Gözüm camdan dışarı kaydı bir an. Hafif ıslak , koyu gri yollar üzerinde ,arabaların ışıkları gözüme çok güzel göründü. Kırmızı. Her girdiği yere yakışıyor. Fren lambaları yanıp sönüyor. Aklım çok eskilere gidiyor. Yıllar önce bir ramazan akşamına.

Ailece oruç tutardık. Sahur saati biraz uykulu da olsa , zorla yense de sofradaki yiyecekler, keyifli geçerdi o saatler. Babam tahin severdi. Ona bir kase tahin hazırlardı annem, bir de yumurta. Ezan okunmadan içilecek son sigara ise en heyecanlı kısımdı. Ya ezan okunur son fırtı çekemezsen. Çünkü o son fırt en  tatlıydı, derince çekilirdi içe, sanki tüm gün tadı kalacak gibi.  Cep telefonları henüz çıkmamışken, çalar saatler ramazan ayının en nadide eşyası  olarak yatağın başucunda yerini alır, canhıraş bir sesle tam zamanında tüm aileyi ayağa kaldırırdı. Aslında, o zembereğin son ana kadar tırrr diye çıkardığı ses bile güzelmiş. Şimdi öyle hissediyorum. Güzel olan bir başka şeyde, ev telefonundan akrabaların telefonunu çaldırıp kapatmaktı. Biz uyandık demekti.  Onlarda karşılık olarak bizim telefonu çaldırırlar ve böylece, konuşmadan, sevgi dolu  bir iletişim kurardık, yan yanaymış gibi. İçimiz ısınırdı. Gülüşürdük. Bazende sadece çaldırıp kapatmaz, konuşur şakalaşırdık gecenin o saatinde. Asıl amaçsa, uyanamayan varsa uyandırmaktı.

Az önce aklımın kayıp gittiği ramazan akşamı ise bir daha asla yaşanmayacak, otuzlu yaşlarımın en  güzel akşamlarından biriydi.

Annem; iftar için yemekleri pişirmiş, onları iftar saatine kadar sıcak tutma çabası içinde mutfaktaydı. Bir taraftan, salata yapıyor, bir taraftan sofrayı kuruyordu. Pidemizi ve tatlımızı babam alır gelirdi. Ben camdan dışarı bakıyor, telaşla evine iftara yetişmeye çalışan insanlara hikayeler yazıyor ve camda babamın gelişini bekliyordum. Arabamızın farını tüm araçlar içinden seçerdim. Gözüm araçların farlarında, kulağım ezan sesinde, Ankara üzerinde oluşan kızıl akşam bulutlarını seyirde idim bir taraftan.

Çok mutluydum.

                                                                                                                                 

Çarşamba, Ocak 30, 2019

Zemherir'in sonu Hamsin'in başı

Yazıya ; yok olmayacak sözler dizisine Hülya Uğur tarafından eklenmiş olan,  " havalar nasıl olursa olsun , sizin havanız iyi olsun "  cümlesi ile  başlasam, bozuk olan her tür hava düzelir mi acaba ? Denemekten zarar gelmez.

Yakın tarihte yaşanan hava olayları şaşırttı. Ülkemizde pek rastlanmayan hortum, can kaybıyla birlikte ağır hasarlar bıraktı arkasında. İnşallah bir daha yöremize yurdumuza uğramaz. Kış kıymetli bir mevsim, yazı besler. O karlar , yağmurlar olmazsa nasıl beslenir toprak. Tüm bunlara rağmen ne yazık ki pek sevilmez ve bir an önce gitsin isteriz. İşte bende bugün onun müjdesini vereceğim size.

Halk takviminde bir yıl, Kasım ve Hızır günleri olarak ikiye ayrılıyor. Kasım günleri de, Kasım, Zemherir ve Hamsin olarak üç bölüme ayrılıyor .Toplamda Kasım günleri 186 gün sürüyor .  İşte bugün, yani 30 Ocak günü, Zemherir sona eriyor  ve yarın yani 31 Ocak günü Hamsin (31 Ocak _ 21 Mart ) başlıyor. Uzun lafın kısası, kısanın da müjdesi bu;  son düzlüğe girdik sayılır,  21 Mart'ta Hamsin'i de geride bırakacağız inşallah. Arada güdük Şubat var ki, o da vız diye geçiverir zaten. Üstelikte içinde en sevdiğim hava olaylarını barındırır. Cemreleri.. O cemrelerin üçüncüsü düştüğünde doğarım bende. Ama Hızır aylarına erişmek için 6 Mayıs'ı bekleyeceğiz mecburen; ılık, limonata tadında geçen günlerde inşallah.








Cumartesi, Aralık 01, 2018

Kar küresi

60-70 kuşağı çocukları olarak kısıtlı imkanlarla geçirdik çocukluğumuzu. Paranın ve alınacak şeylerin sınırlı olması şimdi ile kıyaslandığında, bayağı bir yoksun hayat yaşamışız o yıllarda. Sokaklarda çelik çomak oynayarak avutmuşuz yoksunluğumuzu. 1.5 metre don lastiği ile oyalanmışız, bacaklarımıza geçirip hoplayıp zıplayarak. Patlak meşin toplar mahalle aralarında bir o yana bir bu yana savrulurken, yepyeni bir top hayali kurmuş erkek olanlarımız. Almancı akrabası olanların bebekleri ile oynadığımız evciliklerde, plastik bebeklerimizden soğumuştuk. Ancak anne izni ile evden çıkarabildiğimiz kap kacak ve yere serilecek bir örtü ile evciliğin evini meydana getirebiliyorduk apartmanların arka  bahçelerinde. Ne bulursak oyuncak yapma potansiyeline sahiptik ve onlarla oyun kurabiliyor saatlerce oynayabiliyorduk. Şimdi bakıyorum da yüzlerce oyuncak içindeki çocuklar oyunsuz, hızlı ve doyumsuz.

Kar küresi bunun neresinde derseniz; o yoksun yıllarda , cam bir küre  içinde, müzik eşliğinde  dans eden balerinle beraber, mahallemizin  zengin bir ailesinin komodini üzerindeydi. Komşu teyze, saf temiz duygularla mahzun mahzun balerine bakan  kedicik için, arada bir müzik kutusunu kurup balerinin dönmesini , arada bir de kar küresini sallayıp karların uçuşmasını sağlardı sağ olsun.  Çünkü her ikisine de, kedinin ciğere baktığı misal bakar, hayalimde o balerin gibi döner dururdum. Hayalim balerin olmaktı o yıllarda. Bu yıllardaki hayalimi hiç sormayın !

Yıllar yılları kovaladı , yıllar tabana kuvvet kaçtı ve büyüdüm. Kendime bir kar küresi satın aldım. İçinde uçuşan kar tanelerinde huzuru, mutluluğu, çocukluğumu seyrettim durdum.






Cuma, Kasım 09, 2018

Pencere önü


Çocuktum , ufacıktım
Top oynadım acıktım
Buldum yerde bir erik
Kaptı bir ala geyik ....
Dizeleri ile başlayan Ziya Gökalp'in Ala Geyik  şiirindeki gibi, bir zamanlar çocuktum, ufacıktım ve  aynen bu penceredeki kız gibi bende  ayaklarımı sallandırıp otururdum dedemin kasabadaki evinin penceresinde. O zamanlar yazlık açık hava sinemaları olurdu kasabalarda, dedemin evininde bir iki sokak ötesinde  bir yazlık sinema vardı. Sinema perdesi  çok net görünürdü pencereden, fakat  ses o kadar net gelmezdi.. Hele birde rüzgar varsa arada gelir giderdi ses. Yine de oturur pencere içine, sesini tam duymasak bile , büyük bir heyecanla izlerdik filmi. Dedemse durumdan hiç memnun olmaz, düşeceğiz diye çok korkardı. Ayşecik'le ilk o pencerede tanışmıştık mesela.

Büyüdüm.

Annem kahve tiryakisi idi. Mutlaka her öğleden  sonra bir Türk kahvesi içerdi. Kahve içecek yaşa geldiğimde anneme eşlik etmeye başladım. Lisenin bitmesine yakın yıllardı. Annemle devam etti pencere önü sevgim. Birlikte Ankara'ya karşı oturur, pikaba  Seçil Heper  plağımızı koyar , kahvemizi yudumlar, sohbet eder,  dışarıda olan biteni izlerdik pencereden.

Daha da büyüdüm.

Şimdi tek başıma mutfak penceresinin  önünde geçiyor yaşamımın belli saatleri. Çiçeklerim, kitaplarım ve kahvemle. Hayattan soyutlandığım, kendime odaklandığım, kendimle hemhal olduğum saatler.

 İşte bu yaşanmışlıklardan gelen bir sevdadır bende pencere önleri, pencere içleri. O yüzdendir ara ara bu tür fotoğraflara bakmam.











Pazar, Ekim 28, 2018

Hayat kısa kuşlar uçuyor

Cer Modern / Dizelerin Renkleri sergisinden
Bir gün gelir geçmişe yolculuk yaparsın. Bir de bakarsın ki hayat boşa geçmiş gitmiş. İşte o zaman yukarıdaki Cemal Süreya dizeleri gelir aklına. Belki şair de böyle bir geçmiş yolculuğunda yazmıştır bu dizeleri.

Hayatın anlamını, yaşamayı öğrenmek çok kıymetli. İçi doldurulmuş bir yaşam ise çok leziz. Sınırları zorlamak gerekebiliyor buna ulaşmak için bazen. Bazende şartlar el vermez, istesen de yaşayamazsın. Nerede  yakalıyorsan yaşamayı , oradan devam etmeli. Doldurmak için bomboş bir gün var önümüzde bugün. Bakalım ne kadarını lezzetle doldurabileceğiz, ne kadarını boşa geçireceğiz, ne kadar kısa yada uzun bir gün olacak. Ve söylenir ya hep " hayat bir gündür o da bu gündür". Belkide kısalığı bu yüzdendir.

Gelip geçici olana, kalıcı eserler bırakabilen insanlara gıpta ederim. Her insan bir şekilde iz bırakıp geçiyor bu yaşamdan. Kitlelere değil ama kendi ailemize dostlarımıza kalıyor bizim izlerimiz. O izler bazen yüreğini yaksa da insanın, iz işte hatırlatıyor kendini en olmadık zamanda. Bazen de neşe kaynağınız oluveriyor, keyiflendiriyor sizi. En kıymetli izler ise yüreğinizi ısıtanlar, sevgiyi anımsatanlar.

Sevginizi bol kullanın, kendinize saklamayın ki kıymetli ve yürek ısıtan  izler kalsın sizden geriye. 💓


Cumartesi, Ekim 13, 2018

Ne kadar ekmek o kadar köfte

Köfte yapmayı pek beceremem, ekmeğe göre köfteyi de beceremedim bu yaşıma kadar. Sabırla yoğurduğum köfteleri bol bol dağıttım etrafıma. Hayatı anlamak çok mümkün olmuyor, çünkü her daim değişken, sürprizli ve  yenilikçidir. Mümkün olan şey, bu hayatın içinde kendini anlayabilmek. Onu da başarmak meziyet bence. Akışa kapılmış giderken bazen insan kendinin farkına da geç varabiliyor. Bazı sözler ya da olaylar bir anda hayatınızı ve sizi değiştirebiliyor. Kendinizi anlamanıza olanak sağlıyor. Ne istediğinizi daha net görebiliyorsunuz. Bir aydınlanma yaşıyorsunuz ve  hoş oluyor bu durum. İşte o zaman kimin ekmeğine ne kadar köfte koyacağınız da değişiveriyor aniden.

Özlü sözler , atasözleri bazı durumlara cuk oturuyor. Bazı cümlelerde illaki not alınası oluyor. Bende okuduklarımdan bol bol notlar almaya çalışıyorum. Bir yerlere cuk oturmasa da paylaşmak istediğim iki paragraf var.  Andrey Platonov / Dönüş adlı kitabındaki Potudan nehri  öyküsünün bir yerinde şöyle der ;

"yakında düzeleceksin ... İnsanlar tek başlarına hastalık çektikleri ve kendilerini sevecek kimse bulunmadığı için ölürler, sense şimdi benimlesin .. "

Bir başka yazar, Sabahattin Ali / İçimizdeki Şeytan adlı kitabında şu satırları yazar ;

"Çalışmak ve üzülmekten ibaret sandığı hayatına küçükte olsa yeni bir mananın gelmesi ona kâfi bir mükafattı. Sonra; dertlerini, düşüncelerini ondan sakladığı halde  gene yakınlığını muhafaza eden Macide ile ara sıra böyle karşı karşıya oturmak ... Hep beraber gezmeye çıkmak . Göz göze geldikleri zaman eski ahbap olduklarını bildiren bir bakış ve bir gülümseme ile iktifa etmek ve buna rağmen hayatının daha maksatlı , daha canlı bir yol tuttuğunu vahmetmek ... Bunlar az şeyler miydi ? "

Sevginin gücünü kim yadsıyabilir ?  Sevgide saygının gücünü nereye koymalı peki ?  Bence en başa. Sağlıklı bir  ilişki devam ettirmek istiyorsak, ailede, okulda, trafikte, iş hayatında, özel ilişkilerde vbg.  vazgeçilmez tek  kural saygı .

Sevip, saygı duyanlara selam olsun bugün. Bol köfteli günler dilerim.




Cuma, Eylül 14, 2018

Fesleğen


Çocuktuk;  60'lı yıllardı, kendi halimizde, küçük mahallemizde, sayılı komşularımızla, mahalle esnafımızla ,sınırlı yiyeceklerle, yakındaki okulumuzla, mahallenin delisiyle , komşunun kedisiyle  huzurlu, küçük bir dünyada yaşardık bir zamanlar. Çoğumuz köyden gelip, şehirli olmuştuk. Dünyanın büyük olduğunu bilir ama dünyaya erişemezdik kolayca. Paris bizim için, isim şehir bitki hayvan oyununda P harfi çıkınca yazılan bir şehirdi. İlkokulda, ders aracı olarak aldığımız minik küreden bakardık dünyaya. Sonra televizyonla tanıştık, çok sonra internetle  ve  bir anda dünya mahallemiz oluverdi. Dertlerimiz arttı, kaygılarımız çoğaldı, mutluluğumuz azaldı. Geldiğimiz köye geri dönüp , küçük dünyamızda yaşamanın  hayalini kurar olduk. "Keşke"lerimiz arttı, huzurumuz azaldı.

"" Değişen dünyayla birlikte, hiçbir yerin güllük gülistanlık olduğunu düşünmüyorum ama bir yandan da korkunun az olduğu yerler arıyor insan . Belki köy, belki bir balıkçı kasabası, belki başka bir toprak parçası. Sonuç sende bitiyor ama " hayatlarımız tercihlerimizdir " lafı tam da bu durum aslında. Hayat bir kere ne de olsa . Üstelik ilgisi yok bunun parayla pulla ; dokunduğun fesleğenin eline bıraktığı koku bile sebep yaşamaya. Sen bu sebebi nerede bulabiliyorsan,  hadi oraya ! ""
Meltem Yılmazkaya'nın,  Pulbiber dergisindeki bir yazısından almıştım bu notu. Çok sever ve sık okurum.

Mahallemiz dünyamız olsa yada dünyamız mahallemiz, hep aradığımız, huzur ve mutluluk. Belkide yanlışımız burada. İnsan hep mutlu ve huzurlu olamaz bunu unutuyoruz. Dokunduğumuz fesleğenin kokusunu alabildiğimiz anı yaşayabiliyorsak servet sahibiyiz bana göre. Ve paylaşabiliyorsak zamanı bir sevdiğimizle iki kat servet sahibiyiz.

"Kırmızı süs balığına gerçek anlamda bağımlı olmanın acısını çekiyordu. Genç adam , komodinini süsleyen o sessiz ve renkli varlıktan artık vazgeçemiyordu. Bunu daha önce yaşadığı için ,yalnız yaşamakla, kırmızı bir balıkla yalnız yaşamak arasında muazzam bir fark olduğunu biliyordu. "
Bu da notlarım arasındadır. 6.27 treni adlı kitaptan. Daha güzel nasıl anlatılırdı yalnızlık bilmiyorum.

Yaşadığımız zamanın acısını  tatlısını kabullenip , akışa göre, yolumuza sevdiklerimizle devam etmenin bir yolunu buluruz umarım. .  Zaman akıyor tüm hızıyla, fesleğenin elimizde bıraktığı kokulu anlara sahip çıkalım.

Pazartesi, Eylül 10, 2018

Yaşamamız mucize

Düğünde havaya ateş açılmış, gelin ve misafirlerden bir kaçı yaralı.
Düğünde havaya ateş ederken kendini vuran doktor hayatını kaybetti.
Düğünde havaya ateş etmek isterken kardeşini vurdu.
Düğünde havaya ateş açtı, bir çocuk öldü, bir çocuk yaralı.

"Kişilerin hayatı, sağlığı veya mal varlığı bakımından tehlikeli olacak biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda silahla ateş eden veya patlayıcı madde kullanan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” 

Yeter mi ?

Ben anlamakta zorlanıyorum. Anlayan bana anlatsın. O silahı ; nereden, hangi geçerli sebeple alıyorlar, kim satıyor ? Hele ki, herkesin az / çok kafayı sıyırmış bir vaziyette gezdiği ülkemde silah satışının serbest olması, yaşamımızın mucize olmasını daha bir anlamlandırmıyor mu sizce de ?

Kocaeli'de şarbon vakası, üç köy karantina altında.
İstanbul ve Ankara'da şarbon alarmı. Üç büyük marketin etleri toplatıldı.
Hastanede şarbon tedavisi gören vatandaşlar var.

Şarbon (antraks) sporları biyolojik silah olarak laboratuvar ortamında ya da yapay koşullarda üretilebilmektedir. Üretiminin kolaylığı, zorlu koşullara dirençli oluşu ve solunum, deri teması gibi kolay yollarla enfekte etme özelliği şarbonun biyolojik silah olarak kullanılmasının sebepleridir. ( AFAD Biyolojik tehditler bilgilendirmesinden alıntıdır)

Üç büyük marketin kimler olduğu açıklansın diyenler var, zaten belli değil mi ? Türkiye'de kaç büyük market var ki ? O büyük marketlerden birinin kasap reyon görevlisi bana " abla hafta sonu kuzu etinde büyük indirim olacak, bilgine " dedi. Üstelikte safça et alıyordum. Bendeki de cesaret.

Et yemedik, sebze yiyelim, olmadı tavuk yiyelim,  en iyisi balık yiyelim; bile diyemiyoruz. Sebze ilaçlı, tavuk antibiyotikli, balık civalı. Şarbon havadislerinden sonra büyük bir tavuk şirketinin hisseleri değer kazanmış hemen. N'oldu bizim tu kaka tavuğa. Ona mı muhtaç olduk.

 Şu anda gözümün önünde Canan Karatay bıdı bıdı yapıyor bana. Şeker yeme, un yeme, tuz yeme diye. Hepsini de yiyorum.

Yaşamam(ız) mucize değil de ne ?

Bu mucize nereye kadar devam eder ?









Pazar, Eylül 02, 2018

Pazar

Bana her gün Pazar olmasına rağmen, Pazar gününü sevmememe rağmen, Pazar sabahlarının uyku mahmurluğu ile karışık çay ve okuma saatlerini seviyorum. Özellikle ; uykuyu okumalarla mayalayıp, ikinci uykuya geçmeyi daha çok seviyorum.

Bu aralar  iki edebiyat dergisi okudum. Bunlardan birisi  Masa Dergi . Ağustos sayısını çok beğendim. Dergiyi daha önce okudum mu hatırlamıyorum. Eylül sayısını da alıp, olumlu fikrimi pekiştirmek istiyorum bu dergi hakkında. Bir diğer dergi ise Ot Dergi . Daha öncede birkaç kez almıştım. Çok sevdim diyemeyeceğim. Masa'yı okurken su gibi akıp gitti, ama Ot'un  yeşillikleri boğazıma tıkandı. Derginin sağ üst köşesinde "maksat yeşillik olsun " diyen bir inek var da . İki dergi içerik açışından birbirinin benzeri. Bir yazar / şair / sanatçı belirleyip, onun üzerinden ilerleyen bir şablon oluşturmuşlar. İnsan farklı şeyler görmek istiyor. İki benzer dergi benim için fazla, o yüzden ben şimdilik Masa ile yoluma devam etmeye karar verdim. Ot dergisini sevenlere sevgilerimle.   Amacım ahkam kesmek değil , sadece kişisel fikrimi beyan etmektir.

Şimdide biraz dertleşmek istiyorum sizinle.

Dergi okurken  bir reklama gözüm, aklım takıldı. İSTANBUL COMİCS & ART FESTIVAL reklamı. Bu yabancı kelime / dil  hayranlığımızı anlamadım, anlayamıyorum, sanırım anlamakta istemiyorum. Hatta anlamayacağım. İstanbul çizgi roman ve  sanat festivali mi demek istiyorlar ? Neden Türkçe söylemiyorlar. Neden Türkçe yazmıyorlar. Festivale katılanlar yabancı mı ? Öyle bile olsa bu festival kimlere yapılıyor, incilizlere mi ( Türk olmakla İngiliz olmak arasında kalanlar ) . Adının, içeriğinin Türkçe yazılması festivale katılım oranını değiştirir mi ?  

 İCAF adı altında bir web sayfaları var. "İstanbul Comics and Art Festival, kamusal alan yerleştirmeleri, çizgi roman ve illüstrasyon stand* ve sergileri, atölye programları, seminerler ve sanatçı konuşmalarını içeren, şehir, çizgi dünyası ve farklı sanat disiplinleri üzerinden yaratıcı deneyim alanları sunan bir açık hava festivalidir." diyor sayfanın başında. (*Stand değil stant olmalı o kelime. ) İşte o kadar karman çorman oldu ki Türkçe'miz , iki dili karıştırıp cümle kuruyoruz. Onu da yanlış kuruyoruz. Site içinde daha başka yanlışlarda var. Ben çok üzülüyorum ve benim en büyük  takıntılarımdan birisi bu. Kendi ülkemde bambaşka bir dilde yazılara maruz kalıyorum. Birçoğunu anlamıyorum. Anlamak zorunda da değilim. Bana hizmet veriyorsan , verdiğin hizmetin adını Türkçe yaz lütfen. Avukatlık bürosu bile yabancı dilde yazmış ne iş yaptığını. Memleketimize yerleşen yabancılar gözümüze batıyor da bu yabancı dil sevdası batmıyor sanırım pek çoğumuza. Lokantalarımızın, çay/kahve mekanlarımızın adları hep yabancı. Ne yiyeceğime karar verirken menüdeki isimlerin kendi dilimde olmasını istiyorum. Çok şey mi istiyorum ben acaba ?. Ulus'ta ara sokaklarda dolaşırken karşıma bir tabela çıkmıştı  .İçeri  girip sahibini tebrik etmek istemiştim ama yapamadım. Özetle, dilimize sevginin ve adı Türkçe olan  çay/ kahve evlerinin çoğalmasını diliyorum.






Pazar, Ağustos 19, 2018

Günaydın



Sevdiğiniz insanlardan gelen "günaydın" ve "iyi geceler " mesajları, serotonin seviyemizi artıyor ve böylelikle mutlu olmamıza  yardımcı oluyormuş. Ben de bu yazıya gülümseyen bir yüzle,  günaydın başlığı ile  başlamak istedim ama günün hangi saatinde okuyacaksınız  acaba ?. O yüzden hepinize benden, yürekten bir "merhaba" olsun. Aklıma  "merhaba dünyalı biz dostuz" klişe cümlesi geldi böyle yazınca.  İnanabilir miyiz dersiniz, karşımıza  bir uzaylı çıksa ve bize dost olduğunu söylese ? Ama inanın ben dostça ve sevgiyle sundum size "merhaba"mı.

Şimdi söyleyeceğim şeye ise inanacaksınız , Bodrum'a yolculuk yapan bir arkadaşım,  mola verdiği tesiste  yiyecek kuyruğunu aşıp bir şey alamamış. Yemekten vazgeçip yola devam etmişler. Bodrum'da marketlerde yiyecek stokları azalmış. Raflarda  tek tük ürün varmış. Migros günde üç kez rafları dolduruyormuş.  Gecelere akan dostların instagram görüntülerine baktım da dün, dans ederken elleri kolları birbirine çarpıyor. Metrekareye kaç kişi düşüyor şu an acaba ? Berna Laçin bir yazısında , yiyecek stoğunu yapıp, tatilciler gidene kadar eve kapanacağını yazıyordu. Bodrum'da sürekli yaşayanlar için zor bir dokuz gün. Allah yardımcıları olsun. Ankara ise bomboş, bütün yiyecekler bizim , yollar bizim , sessizlik hakim sokaklara. Huzurlu yani. Tatilcilere iyi tatiller, bol bol fotoğraf paylaşın , bizde güzellikleri keşfedelim sizinle. 


Fotoğraf deyince aklıma geldi, fotoğraf sanatçısı Irenaeus Herok 'un bir fotoğrafı çok hoşuma gitti. Görün istedim. Takip etmek isterseniz  İNSTAGRAM   ve  http://www.iherok.com/

IRENAEUS HEROK

Azalan ağaçlar gibi,  sperm sayıları da yüzde elli azalmış. Yok olan doğaya eş olarak, yok olan üreme. Gelecek elli yılda sperm hücrelerinin tamamen yok olacağına dair bilimsel çalışmalar var diyorlar. Rahmetli anneannem eski kitaplardan okuduğu şeyleri aktarırdı bize ve kıyamete yakın  erkek çocuk doğmayacağını söylerdi. Acaba bu söylediği ile yapılan bilimsel çalışmalara bir gönderme yapabilir miyiz ?. Acaba asıl söylemek istediği bu muydu? Üremenin bitmesi.  Sperm sayısının azalmasının bir sürü sebebi var tıbbi olarak, ben ise bir başka sebep söyleyeceğim, tamamen kendi görüşüm. Korumacı anneler ve erkeği kendileri ile eşitlemeye çalışan eşler dolayısı ile erkek çocuklar/erkekler hormonal özelliklerini kaybediyor gibi geliyor bana. Kadın _ Erkek fazla birbirine benzemeye başladı yeni kuşakta deyip noktalıyorum.  Neticede sohbet ediyoruz şuracıkta ama fazla da  ahkam kesmeyeyim bilmediğim konuda.

Eskiden Pazar Şarkıları diye yayınlar yapardım. Bir yavaşlama dönemi yaşıyorum sanırım. Eskisi kadar ilgilenemiyorum pek çok şeyle. Bir de yaz ayları o kadar hızlı ve dışarıda geçiyor ki, zaman yetmiyor. Şuracığa bir Pazar müziği iliştiriyorum. Bir soundtrack . Besteci  Abel Korzeniowski . Film; yönetmenliğini Madonna'nın yaptığı W.E.  Ben filmi izlemedim. İzleyen varsa fikrini alırım. Müziği ise takip ettiğim bir instagram üyesinde duyup sevdim ve listeme ekledim.

W. / E. Soundtrack - 01 - Charms - Abel Korzeniowski


İyi pazarlar, huzurlu tatiller ve iyi bayramlar dilerim okuyan herkese.




Çarşamba, Mayıs 30, 2018

Ne pişirsem

Yaz, kış, ramazan, bayram demeden hemen her gün bu sorunla boğuşur , yemeğini kendi pişiren kadınlar hatta erkekler. Yemek pişirmekten ziyade " ne pişirsem " dir sorun. Adı konmuş, malzemesi hazır yemeği pişirmek zor değildir. Zor olan ne pişeceğine karar vermektir daima. Tadı güzel, görüntüsü etkileyici , doyurucu, kolay ve ucuz  reçeteler ararız çok zaman. Anadan , atadan öğrenilenler yapılır genelde. Bazen de değişik tatlar ararız. Ben estetik kısmını da severim pişen yemeğin. Bir iki dokunuşla en basit  makarna bile başkalaşır  masaya konduğunda mesela. Masayı hazırlarken de birazcık özendiğiniz zaman ziyafet sofrası kıvamına bile ulaşabilirsiniz sadece makarna ile. 

Peki ne pişirelim ? Tarif için fotoğrafların üzerine tıklayınız. 










Bugün canım yemek pişirmek istemedi. Benim akşam yemeği hazırlığım bu şekilde bugün. 


Pazar, Mayıs 06, 2018

Ondan Bundan Şundan

Dayatmalar, diretmeler, yönlendirmelerle geçip giden hayata dönüp baktığımda , ne kadar yanlış yapmışım yaşamamakla diyorum. Kaçımız gerçekten yaşıyoruz ? Yaşamak nedir ? Sadece nefes almaktan mı ibaret, ki onu da düzgün alamıyoruz. Sürekli beynimize işlenen; onu yeme, bunu içme, orda durma, bunu giyme yönlendirmeleri ile sağlıklı kalmaya çalışmaktan , yaşamaya zaman bulamıyoruz. Akışına bırak. Yaşamak geç öğrenilen bir şey. Öğrenir öğrenmez yaşamaya başlamak lazım ki kalan ömrün keyfini çıkarabilelim. Ne demiş Ara Güler ; yaşam size verilmiş boş bir film, her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın. Kendisi; doldurulan o film karelerini en iyi görüntüleyen kişilerdendir , hürmetle.

kaynak
Yukarıdaki satırları nereye mi bağlayacağım ? Bir yönlendirmeye. Bulmacaya. Beynimizin sağlıklı kalması için bulmaca çözmek lazım deniyor. Gerçi son okuduğuma göre bazıları da bunun hiçbir işe yaramadığını söylüyor. Ben bulmacayı beyin sağlığından çok, zevk için çözmeyi seviyorum. Üniversite yıllarında, Pazar günleri Cumhuriyet gazetesinin dergi ekinde , büyük bulmaca olurdu. Çok zor bir bulmacaydı. Yanıma ansiklopedi ve sözlük alır öyle çözerdim. En büyük zevkimdi. Şimdilerde gazete okumadığım için online bulmaca çözüyorum. Seversiniz belki sizde . Bir iki örnek
*TIKTIK
*TIKTIK

Bill Gates, "hayattaki en büyük pişmanlığım üniversite yıllarımdaki asosyalliğim, keşke ders çalışmak dışında bir şeyler yapıp, daha çok insan tanısaydım" demiş. Dedim ya, yaşamak geç öğreniliyor. Bazen gençlere, "elinizdeki teknolojik cihazları  bırakıp yaşamayı öğrenin" demek istiyorum ama bakıyorum benim elimde de bir teknolojik cihaz. Eskiden yaşanıyormuş. Şimdiyse dünyadan hızlıca gelip geçiyoruz.

Çocuklar dünyadaki bu hızlı geliş geçişe en kolay uyum sağlayanlar. Apartmanımızda yaşayan 8 yaşındaki Arda ile sohbet ettim geçen gün. Arda piyano öğrencisi. Ona şöyle dedim :
_ Evet, piyano çalıyorsun, öğrenim görüyorsun ama ne olmak istiyorsun ?
Cevap şöyle;
_ Ben aslında oyuncakçı olmak istiyorum yada  youtuber olmak istiyorum. Belki ikisini de olabilirim.
Çocuk aklı, çocuk haklı.  Çağın yeni mesleği youtuber'lık .
Mesela ; çocuk youtuber Ryan, altı yaşında ve 2017 yılı kazancı 11 milyon dolar. Üç yaşında bu işe başlamış. Ekonomi dergisi Forbes , You Tube' un en çok kazanan sekizinci kişisi olduğunu ilan etmiş. Ne yaparak  kazanıyor bu parayı ? Oyuncakları ile oynarken ve oyuncakları hakkında yorum yaparken çekilen videoları ile. TIKTIK 

Hızla  gelip geçerken hayat , eskilere daha çok özlem duymama sebep oluyor. 60 lı yılların çocuğu olarak yaşamış olmaktan son derece mutluyum. O günlerin bana kattığı şeyleri seviyorum. Benim ruhum eskici evet ama, o yılların pek çok şeyinin, şimdiyle kıyaslandığında çok daha  güzel olduğunu, bizim kuşaktan bir çok kişi  onaylayacaktır eminim. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla bu konu üzerinde sohbet ederken, bana İbrahim Sadri'nin Kuş Hatıraları adlı şiirinden söz etti . Dinledik birlikte. Ağladım. Duygulandım. Mutlu da oldum o günlerin has duygularını yeniden hissederek. Dinlemenizi isterim . TIKTIK 

Bu şiirin üzerine daha fazla yazılmaz. Selam olsun kuşağımdan olanlara . 


Cuma, Nisan 13, 2018

Orhan Veli Kanık

Bugün Orhan Veli Kanık' ın 104.  yaş günü kutlanıyor. Google Doodle Türkiye için bugünü Orhan Veli'ye ayırmış. Google'ın bu doodle'larına hayranım. Pek çoğunu çok sevdim ama bugünküne ayrı hayran oldum. Bunu çizen kim diye araştırınca Cynthia Yuan Cheng adıyla tanıştım. Ellerine sağlık, Orhan Veli ancak bu kadar güzel resmedilebilirdi. Heyecandan Yuan'ın sayfasını tam inceleyemeden hemen sizinle paylaşmak istedim. Sizde keşfetmek isterseniz TIK 

Ve bugünün doodle'ının taslaklarını  görmek isterseniz bir tık da buraya TIK
Bende google doodle'larını seviyorum arşive bir göz atayım derseniz buraya bir tık TIK

Orhan Veli'nin dilime pelesenk olan şiirini paylaşarak kutlamak istiyorum bende doğum gününü. İyi ki bu dünyadan geçerken bizlere bu eserleri bırakmışsın , kutlu olsun dünyaya gelişin.



İstanbul Türküsü


İstanbul'da Boğaziçi'ndeyim, 

Bir fakir Orhan Veli'yim; 
Veli'nin oğluyum, 
Tarifsiz kederler içinde. 



Urumelihisarı'na oturmuşum; 
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum; 



"İstanbulun mermer taşları; 
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları; 
Gözlerimden boşanır hicran yaşları; 
Edalı'm, 
Senin yüzünden bu halim." 



"İstanbulun orta yeri sinama; 
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama; 
El konuşur, sevişirmiş; bana ne? 
Sevdalı'm, 
Boynuna vebalim!" 



İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim; 
Bir fakir Orhan Veli; 
Veli'nin oğlu; 
Tarifsiz kederler içindeyim.


Çarşamba, Nisan 04, 2018

Kıssadan Hisse

Embed from Getty Images


İki keşiş yolda giderlerken, bir su birikintisinden karşıya geçmek için bekleyen genç bir kadını görürler. Keşişlerden biri, genç kadını kucaklar ve suyun öteki tarafına geçirir. Diğer keşiş arkadaşının bu davranışını başka bir biçimde yorumlar ve hiç de hoş karşılamaz. Yaklaşık bir kilometre sonra kendini daha fazla tutamaz ve arkadaşına bu davranışının yanlış olduğunu anlatmak ister: 
_ "Böyle bir şeyi nasıl yapabildin, biz keşişiz, bırak bir kadını kucaklayıp karşıya geçirmek, onlara bakmamız bile yasaktır” der. 
Öteki keşiş, arkadaşına şöyle cevap verir: 
_ "Ben o genç kadını bir kilometre geride bıraktım, sen ise onu hala taşıyorsun" . 

Söz uçar yazı kalır. Bu yazıdan herkes kendi payına düşeni alır. 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...