kendime notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendime notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Aralık 26, 2015

Yılbaşı sofrası

Sofralara renk katmaya devam. Yeni yıl sofrasına kırmızı bir şeyler yakışır. Bu bir salata olunca anca bu kadar güzel yapılabilir. Onu da portakal ağacının annesi yapar. Kırmızı biberi de çok severim. TARİF BURADA 


foto : Portakal ağacına aittir

İkinci  kırmızı da  yine portakal ağacının annesinin elinden çıkmış. TARİF BURADA 

foto: Portakal ağacına aittir
Üçüncü kırmızı biraz uzak diyarlardan bir blogdan geliyor. Çok şirin bir aileden. Belki siz de evdeki minikleri bu sofra renklendirme işine dahil etmek istersiniz. TARİF BURADA 

foto : tık
Dördüncü kırmızı Gülay Mutfakta adlı blogdan . İnanılmaz güzel bir manzara, sofrada bunu görsem başka bir şey yemem. Rahmetli annecimde bu tarife benzer bir salata yapardı. Tarifi yazmamışım bir kenara ama buna çok benzerdi. Bunu  bulmak mutlu etti bir anda beni. TARİF BURADA 

foto:Gülay mutfakta bloguna aittir

Bunları kendime notlar olarak bir araya getirdim. Ben sonuncusunu en kısa sürede yapacağım. 
Sizinle paylaşmakta ayrı bir keyif her zamanki gibi. Ve emek verip yapanların ve bizimle paylaşanların  ellerine sağlık.


**** Geçmiş yıllara ait bir paylaşım, yine yeniden ...

Cumartesi, Haziran 14, 2014

Olduğun gibi

Söyleyecek çok şey varken, söylenemeyen durumlar var. Söylenmeye hak olmayan durumlarda var ayrıca. Karmaşık yani insanın içi.  Hani dilinizin ucuna geliveren kelimeler vardır, tam çıkacakken, kilitlenir dudaklar da içinizde kalıverir o kelimeler. Geri düşer hafızanızın derinliklerine. Sonra orada büyür , büyür, büyür, doldurur içinizi. Şiştim dersiniz. Yutmasanız da, çıkıverse ağzınızdan geri dönüşü yoktur bilirsiniz. Sonra ayıklamak gerekir pirincin taşını ki, bu da zor iştir. Yaşanmışlığı var durumun ben de . Eminim sizlerde de vardır. Anı yaşamaktan bahsediyoruz ya her daim. Yaşadığımız anın oluşmasına katkısı yok mu içimizde birikip bizi şişiren kelimelerin. Nasıl yaşayacaksın ki anı. Aklın kayıyor geçmiş gitmiş de olsa, derinlerde hala gizlenen kelimelere. İşte o zaman gel de anı yaşa. Geçmiş, gelecek, şimdi, hepsi halay çekiyor elele verip.

Lafı uzatıp getirmek istediğim yer "şu an" . Şu an hala dün geceki dolunayın etkisindeyim. Yine çarptı beni pis dolandırıcı. Huzurumu aldı elimden. Beni derin kederlerle, yutulan kelimelerle  baş başa bırakıp sabaha doğru da çekti gitti. Şimdi işin yoksa gün boyu kendini telkin et, sakin ol, sakin ol, sakin ol diye.

Gün boyu demişken; bu aralar gün boyları uzamaya başladı malum. Daha çok şey sığdırabiliyor insan zamana. Şöyle bir düşündüm, ne yapıyorum ben bu uzayan  gün boylarında diye.Gördüm ki işe yarar bir şey yaptığım yok. Kendime yatırım bile yapmaz olduğumu fark ettim. Benim kendime yatırımım araştırmak, öğrenmek demek. Çok dolu ve çok boş günler geçirmekteyim. Gün boyu çabalıyorum ama akşam olduğunda işe yarar bir şey yapmadığımı görüyorum. Sadece zamanımı doldurmakla geçiyor günler uzun zamandır. Emeklilik günlerini kendini oyalayarak geçiren bir ben gibiyim. Sona yakınlaştıkça günler daha da sıkıcı olacak biliyorum.

Velhasıl diyorum ki ; hem kendimi oyalayacak, hem zamanımı harcadığıma değecek, hem de işe yarayacak bir şey yapayım. Ama ne ?

Evet yazı bitti. Başlık ise olduğu gibi kaldı. Konuyla ne alakası vardı ? Hiç bir alakası yoktu. Belki de insanların olduğu gibi olmasını istediğim içindi. Sıkıldım yapmacık insanlardan.
                                                                                                                 Ankara; 14.06.2014
                                                                                                                   

Salı, Nisan 15, 2014

Geçmişe yolculuk

Yaşandığı an ve günde hayatımızda çok önemli bir yer edinen olaylar, yaşananlar, üzerinden uzun yıllar geçince ya kanıksanıyor ya da unutuluyor. Böyle olması bazı yaşananlar için olumlu elbette. Her duygu yaşandığı an itibari ile bünyemizde yaşamaya devam etseydi ne olurdu halimiz. Zaman her şeyin ilacı denen şey bu işte. Bazı olayların üzerinden o kadar uzun zamanlar geçmişki, az önce radyoda kulağıma gelen bir haberle eskilere doğru yolculuk yaptım. Bu yolculuğa sizi de dahil etmek istedim bugün.

15 Nisan 1912 yılında ilk seferine çıkan Titanik transatlantiği , Newfoundland'in güneyinde bir buz dağına çarparak sulara gömüldü. 1.513 kişi bu kazada öldü. 2340 yolcu ile başlamıştı yolculuğa. Titanik neden battı sorusuna bir çok yorum var. Kimi, ayı suçlu buluyor. Titanic batmadan üç ay önce , ay dünyaya en yakın mesafeye ulaşıyor ve gel-git ler hiç olmadığı kadar yükseliyor. Bu da buzul hareketlerini değiştiriyor. Bugün yaşanan kanlı ay tutulması umarım kötü olaylara sebep olmaz diye geçirdim hemen içimden. TIK  Bir başka yorum, yanlış bir komut sonucu buz dağından kaçmak yerine üzerine doğru gidildiğine dair. İlgilenenler detaylar için  TIK   ve TIK  ve TIK


foto

Denizde bunlar olurken havada neler vardı acaba. 15 Nisan 1933' te Ankara _ İstanbul arasında tarifeli uçak seferleri başlamış. Ankara'da havalimanı olmadığı için kalkış ve varış noktası Güvercinlikte bulunan askeri hava alanı imiş. Bilet fiyatı 35 Lira 5 Kuruş. Bu  küsuratlı uygulama rakamlarının o günlerde de olduğunu görünce, atalardan gelen bir adet olduğunu anladım. Neden 35 Lira değil acaba. Şimdi de gözüme Ankara içindeki hız levhaları dokunuyor. Azami hız şehir içinde 82 Km. Neden 80 değil ? Bilen varsa bi aydınlatır mı beni. Dönelim uçak seferimize. Ankara'dan binince hemen İstanbul'a gidemiyordunuz yalnız. Önce Eskişehir'e uğruyordu uçak, oradan da yolcu alıp İstanbul Atatürk hava alanına iniş yapıyordu. Bitmedi yolculuk. Atatürk hava limanı o zamanlar şehrin çok dışında kaldığı için trene binip şehir merkezine geliniyordu. Yolculuk süresi yaklaşık 2 saat 45 dakika kadardı. Havacılık kronolojisi ilginizi çeker mi bilmem TIK 


Havada, denizde bunlar olurken, karada neler olmuş. 15 Nisan 1983 İstanbul sıkıyönetim komutanlığı , vatandaşlıktan çıkartılan Yılmaz Güney ve Cem Karaca'ya ait her türlü eserin , basım, yayım, dağıtım ve bulundurulmasını yasakladı. Cem Karaca, kocaman numaralı gözlükleri ile gözümde canlanıverdi bunu okuyunca. Ne kadar üzülmüştür bu yasağa diye düşündüm. Bir şarkısının bende ayrı bir yeri var. Çok seviyorum nedeni olmadan. TIK 

Dağ başında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona "Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?"

Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın...






**Bu arada ben geçen yıl bugün ne yapıyormuşum acaba diye Facebook sayfamda, solda bulunan uygulamalar alanındaki "Bugün" kısmına tıklayınca gördüm ki , İstanbul'da gezmekteymişim. Telefonumu klozete düşürmüşüm, pert olduğu içinde  kendime geçici bir telefon bulduğumu bildirmişim arkadaşlarıma ve demişim ki 
 "Gecici bir tlf buldum.teknolojiye daha uyumlu :))arayin gari " 

Perşembe, Mart 27, 2014

Benden şeyler

Salı sabahı 7.30 da gözlerimi açtığımda babamı giyinip kuşanmış buldum. Hayırdır deyince, "bahçeye kahvaltıya gidiyorum hadi gel" dedi. "Gözlerimi ovuşturuyorum daha uyanamadım bile, hem hava da hafif esintili" gibi mırıldanmalardan sonra " e gidelim hadi " dedim. Çok mırıltılı biriyim . Her şarta kolay uyum sağlayamıyorum. "Haydi kalk gidelim" bir tip değilim. Bilenlerin tabiri ile içimde bir kraliçe yaşıyor. Her tür şartın uygun olması lazım benim yola çıkmam için. Hava güzel olacak, mekan güzel olacak, her şey yolunda olacak ... uzar gider bu liste. Rahmetle anacağım çılgın Meloş halam, haydi gidiyoruz dediğin anda çantası kolunda hazır her yola çıkardı mesela. Her yerde kalırdı. Ne güzeldi. Benim çantamı hazırlamam bile mesele. Şunu mu giysem, bunu mu alsam.... bu liste de uzar gider , uzatmayayım. Netice olarak "kalk gidelim " tiplere hayranım ben, öyle olmaya çabalıyorum ama zor be .

Saat 8 gibi yola çıkmıştık. Bahçe eve yaklaşık 25 km uzaklıkta. Yol boyu kalan uykuma ara ara devam ettim. Sıcak ekmek büfesinde durup kahvaltı için köy yumurtası, tahıllı ekmek, poğaça alarak  devam ettik. İyi ki gelmişiz demem, kilitli bahçe kapısını  açmamla aynı saniyeye denk geldi. Huzurlu bir sessizlik karşıladı çünkü bizi. Şehirde oturduğumuz ev cadde üstü, bahçeye ulaştığım zaman  kulağımdan yolun uğultusu kaybolunca anlıyorum; gün boyu, yıl boyu, yaşam boyu nasıl bir ses kirliliği ile  muhatap olduğumu. Koca bir "ohhhh rahatladım" sesi geliyor kulaklarımdan, beynimden. 

İlk iş ocağa çayı koymak oldu. İkinci iş komşu köpek Ateş'e poğaçalarını vermek. Çok şükür komşu kedi Salo ortalarda yok. Kuşların ise hiç sesi yok. Aslında eskisi kadar kuşta yok. Çünkü yaramaz komşu kedi Salo onlara ve yuvalarına rahat vermiyor sanırım. O yüzden bizim bahçede yuvalanmaktan vazgeçtiler. Oysa eskiden kuş sesinden durulmazdı bende onlara "şişşşsttt bi susun " diye bağırırdım. Köstebekler uyanmış ve bahçenin her yerinde tepecikler oluşturmuşlar. Umarım çimlerin altında dolaşmazlar. Yoksa tüp gazla ölüme gidecekler. 

Bahçedeki ağaçlarda uyanmış. Süslenmiş , çiçeklenmiş, ama az miktarda. Umarım daha geç açarlar, üşütme riskleri mevcut hala. Bu güzel minik erik ağacına ait. 


Babamdan kaçırabildiğimiz ( her yere bitki dikmek yasak, her bitkinin yeri var ) sümbüller de açmış , hemde şahane açmış. Kocaman açmış. Rengi de bir harikaymış. Kokusu da ömre bedelmiş. Ve sümbüller açmışsa bahar gelmiş demekmiş. SÜMBÜL


Sarı yıldızlar çakıl taşlarının arasında parlıyorlar. Kır çiçeği bunlar. Her yıl çakılların arasında kendiliklerinden çıkıyorlar. Gagea sp. cinsi oluyor galiba. Çiçeklerin boyu çakıllardan küçük nerdeyse. Ama ben onları çokkkkk seviyorum. Bir de beyaz yıldızlar var, onlar henüz açmamış.


Kahvaltı da hazır bu arada. Yumurtalar rahmetli annemi anmak adına yapıldı tarafımdan. Çünkü bahar geldiğinde yapar yedirirdi bize. Sağlık, bereket olsun diye. Bir de soğan kabuğu ile boyardı yumurtaları. Duymuştur bir yerlerden, yoksa ailede böyle bir gelenek yok. Çok bilgili biriydi. Tabaktaki siyahlar kuru üzüm. Bilgili annemin, annemden daha bilgili annesi, yani anneannem tenbihlerdi bize; "kızım sabahları 21 tane kuru üzüm yiyin, hasta olmazsınız " derdi. Aile sırrı paylaştım sizinle. Sevildiğinizi bilin. Yumurtaları tokuşturmayı hiç ihmal etmeyiz babamla. Her zaman olduğu gibi kaybettim. Babam hile yapıyor galiba. 


Kahvaltı sonrası keyif çayımı ise, elimde bardağım bahçeyi turlayarak içtim. Her bulduğum doğal sehpayı kullanıp, fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedim.








 Kır çiçekleri ufaktan açmaya başlamış ya, ballı balabalar da açmış az miktarda. Bazıları erkenci  henüz tamamı açmamış.  Şifalı bir ot. BALLIBABA 


 Ve karahindibalar. Çimenlerin düşmanı, insanların dostu, benim sevgililerimden, şifalı bitkilerden  KARAHİNDİBA 


 Nergislerin sadece iki tanesi açmış. Çimleri sulayınca ıslandılar. Bende fotoğrafladım elbette. Cep telefonuyla ancak bu kadar çekebildim. NERGİS 



Ve yavaş yavaş bahçe çalışmaları başlıyor. Ekilecekler, dikilecekler planlanıyor. Sevdiklerimle  sabah kahvaltı organizasyonları, sabah kahveleri, bahçe sohbet günleri de  kafada oluşturuluyor. Yeni havadisler, yeni fotoğraflar gelene kadar şen ve esen kalın.

.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...