Çarşamba, Eylül 05, 2012
Salı, Eylül 04, 2012
Sonunda paranoyak oldum
Sonunda Ferrarimi satıp Tibet'e yerleşeceğim sanırım. Kendimi hayatın bazı istenmeyenlerinden ne kadar tecrit etmeye çalışsam da , bir şekilde yine bünyeme dahil oluveriyorlar. Bazen "nereye gidiyor insanlığımız " diye soruyorum kendim, kendime. Çünkü sorabileceğim başka kimse yok. Sonra da kendim, kendime cevap veriyorum. " İyi bir yerlere gitmediği kesin ".
Sık sık geçmişe yolculuk yapıyor hafızam. Çünkü leziz şeylerin çoğu orada kalmış. Özgürce, gece sokaklarda bisiklete bindiğim çocukluğum mesela. Kaçırılma, tecavüze uğrama, taciz edilme korkusu olmadan mahalle sokaklarında pedal çevirdiğimiz günler. O zamanın insanlarının genlerinde mi farklılık vardı , neydi bu kadar saygılı , nazik, sevgi dolu ve iyi olmalarında ki etken. (istisnalar hiç bir zaman kaideyi bozmuyor. Bunu unutmayalım tabii ki) İçim dolu da hangi birini anlatacağımı bilemeden yazıyorum. Siz birleştirirsiniz eminim.
Dün beş bayan arkadaş , benim arabamla yoldayız. Keyifli bir gün geçirmek üzere bizim bahçeye doğru yol alıyoruz. Arabayı ben kullanıyorum. Şehir magandası bir vatandaş olsa gerek, süratle, bir anda arabamın arkasında göründü. Öyle bir görünmek ki, sanki arabalarımız birbirine bitişik gibi , benim arabanın arkasına yapıştı. Benim araba minicik. Arkamdaki araba siyah ve dev gibi bişi. Korku filmi gibi vallahi. Sağ tarafımda araba olduğu için sağa geçemedim. Ben geçemeyince arkamdaki benim sağıma geçti bir anda. Fakat az daha yan yana yapışıp ikiz oluyorduk. Hızla uzaklaştılar sonra. Eminim egoları tatmin oldu, büyük zevk aldılar, günleri güzelliklerle doldu. Tercih meselesi ne diyim. O anda plakayı azbuçuk okudum, elim telefona gitti anında. Polise şikayet edeceğim, ama durdum. Daha önce yaşadığım bir hadise aklıma geldi. Şimdi şikayet etmek istesem, karakola uğrayın davacı olun diyecekler. Vazgeçip yolumuza devam ettik. Ferrarimi satmak için yeterli sebeplerden birisi bu olamaz mı ?.
Pazar günü, İkea'ya gittik. Anatolium alışveriş merkezi giriş katında Leroy Merlin diye bir mağaza var. Önce oraya uğradık. Yastık aldık üç adet. Fiyatlarına bakmıştım. Kasaya geldik. Kasiyer bayan üçünü aynı fiyattan kasadan geçirdi. Müdahale ettim o fiyat değil diye. "Öylemi ben üçü aynı yastık diye biliyordum" gibi bir şeyler söyledi. Arkadaşlarını aradı sordu. Böyle görünüyor dedi. Bakmamız gerektiğini söyleyince yastığın birinin fiyatı olması gerekene düştü. Diğer ikisinin fiyatı da benim okuduğumdan farklı. Gittim tekrar yastıkların oraya, oradaki bayana nereden aldığımı gösterdim. Desen farkından dolayı fiyatın farklı olduğunu söyledi. Fazla uğraşmamak adına kasaya gidip paramı ödedim çıktım. Neyse ki haksız yere alınacak olan 5 TL. mi kurtardım. Bir düşünün gün boyu kaç 5 TL. yalnışlığı yapılabiliyor olacağını. Elimde kağıt kalemle not alarak alışveriş yapmaya karar verdim o dakikadan sonra. Ben üç yastık adlım ama çok fazla şeyler alsaydım, arada kaynayacaktı.
Aylar önce Office1süperstore'dan resim defteri ve 2 parça daha bir şey aldım. Kasada ödeme yapacağım sırada hesabın biraz kabarık olduğunu fark edip, kasiyere defterin kaç lira olduğunu sordum. 12 TL. dedi ve "pardon , iki kere geçirmişim kasadan " dedi. Fark etmesem , ki bazen dikkatsiz olabiliyoruz, 12 TL. fazladan ödeme yapmış olacaktım. Buna benzer bir iki şey daha farklı yerlerde yaşadım. Özellikle restoranlarda ödediğiniz hesaba çok dikkat edin. Acayip fiyat bindirmesi yapıyorlar. Hele ki gelen adisyonun arkasına tükenmez kalemle yazılan hesapları muhakkak kontrol edin.
Sıkılıyorum ben. Üzülüyorum. Paranoyak oldum. Kim nerede nasıl hile yapıyor, benden benim olan şeyi haksız yere nasıl alıyor içime sindiremediğim gibi, alışveriş yaptıktan sonra her seferinde ne kadar kazıklandığımı düşünüyorum. Kazıklanmak da bir tarafa , yurdum insanının neden bu hale geldiği beni çok üzüyor. Daha üzüldüğüm onlarca şey var hepiniz gibi. Ne yazık ki sadece kendim kendime sorup " ne olacak bu memleketin hali " diyor sonra da kendim kendime çaresiz bir şekilde cevaplıyorum " iyi olacak inşallah "
Sık sık geçmişe yolculuk yapıyor hafızam. Çünkü leziz şeylerin çoğu orada kalmış. Özgürce, gece sokaklarda bisiklete bindiğim çocukluğum mesela. Kaçırılma, tecavüze uğrama, taciz edilme korkusu olmadan mahalle sokaklarında pedal çevirdiğimiz günler. O zamanın insanlarının genlerinde mi farklılık vardı , neydi bu kadar saygılı , nazik, sevgi dolu ve iyi olmalarında ki etken. (istisnalar hiç bir zaman kaideyi bozmuyor. Bunu unutmayalım tabii ki) İçim dolu da hangi birini anlatacağımı bilemeden yazıyorum. Siz birleştirirsiniz eminim.
Dün beş bayan arkadaş , benim arabamla yoldayız. Keyifli bir gün geçirmek üzere bizim bahçeye doğru yol alıyoruz. Arabayı ben kullanıyorum. Şehir magandası bir vatandaş olsa gerek, süratle, bir anda arabamın arkasında göründü. Öyle bir görünmek ki, sanki arabalarımız birbirine bitişik gibi , benim arabanın arkasına yapıştı. Benim araba minicik. Arkamdaki araba siyah ve dev gibi bişi. Korku filmi gibi vallahi. Sağ tarafımda araba olduğu için sağa geçemedim. Ben geçemeyince arkamdaki benim sağıma geçti bir anda. Fakat az daha yan yana yapışıp ikiz oluyorduk. Hızla uzaklaştılar sonra. Eminim egoları tatmin oldu, büyük zevk aldılar, günleri güzelliklerle doldu. Tercih meselesi ne diyim. O anda plakayı azbuçuk okudum, elim telefona gitti anında. Polise şikayet edeceğim, ama durdum. Daha önce yaşadığım bir hadise aklıma geldi. Şimdi şikayet etmek istesem, karakola uğrayın davacı olun diyecekler. Vazgeçip yolumuza devam ettik. Ferrarimi satmak için yeterli sebeplerden birisi bu olamaz mı ?.
Aylar önce Office1süperstore'dan resim defteri ve 2 parça daha bir şey aldım. Kasada ödeme yapacağım sırada hesabın biraz kabarık olduğunu fark edip, kasiyere defterin kaç lira olduğunu sordum. 12 TL. dedi ve "pardon , iki kere geçirmişim kasadan " dedi. Fark etmesem , ki bazen dikkatsiz olabiliyoruz, 12 TL. fazladan ödeme yapmış olacaktım. Buna benzer bir iki şey daha farklı yerlerde yaşadım. Özellikle restoranlarda ödediğiniz hesaba çok dikkat edin. Acayip fiyat bindirmesi yapıyorlar. Hele ki gelen adisyonun arkasına tükenmez kalemle yazılan hesapları muhakkak kontrol edin.
Sıkılıyorum ben. Üzülüyorum. Paranoyak oldum. Kim nerede nasıl hile yapıyor, benden benim olan şeyi haksız yere nasıl alıyor içime sindiremediğim gibi, alışveriş yaptıktan sonra her seferinde ne kadar kazıklandığımı düşünüyorum. Kazıklanmak da bir tarafa , yurdum insanının neden bu hale geldiği beni çok üzüyor. Daha üzüldüğüm onlarca şey var hepiniz gibi. Ne yazık ki sadece kendim kendime sorup " ne olacak bu memleketin hali " diyor sonra da kendim kendime çaresiz bir şekilde cevaplıyorum " iyi olacak inşallah "
Pazartesi, Eylül 03, 2012
Misafir
Pazar günü ben dışarılarda gezinirken, misafirlerim uğramış haberim olmamış. Üzüldüm. Ağırlamak isterdim kendilerini , kısmet değilmiş. Misafirlerim çok tatlı insanlar, çokta fedakarlar sağolsunlar. Fakat yokluğumdan istifade , biraz arkamdan atıp tutmuşlar. Yok efendim zaten geldiklerinde bi kuru çay ikram ediyormuşum da, aç kalmışlarda, daha neler neler. Neyse bir daha gelişlerine börekler açacağım onlara. Şimdi siz kim bu misafirler diye merak ettiniz gibi geldi birazcık bana. Hadi hadi çekinmeyin sorun kimdi gelenler diye. Sizi daha fazla merakta bırakmadan açıklayayım. Bir de uyarayım sizi, her an size de uğrayabilirler, aman benim gibi hazırlıksız yakalanmayın, her daim pasta , börek, yemek bir şeyler bulundurun. Benden söylemesi. İŞTE BURADALAR
Mahremin Ambivalansı
Tesettür prensesi (Princees Hijab) hakkında bilginiz var mı ? Dün bir makale okurken karşıma çıktı. Kendisi Paris sokaklarında, reklam panolarını sprey boya ile boyayıp, konu mankenlerini tesettürlüyor. Kim olduğu bilinmiyormuş. Okuduğum haber 2010 yılına ait olduğu için "muş" dedim. Konu hakkında yeni bir bilgi bulamadım, belki de artık kim olduğu biliniyordur. Kendi tarzı olan bir graffitici. Farkı , duvarları değil reklam panolarını kullanmak. Reklam panosundaki kadın ve erkek konu mankenlerininin fotoğraflarını siyah boya ile, bir kaç saniye içinde tesettürlü hale getiriyor ve fotoğrafını çekiyor. Güvenlik kameraları kendisini görüntülüyor fakat o da tesettürlü olduğu için kimlik tespiti yapılamıyor. Sadece 20 li yaşlarda olduğu tahmin ediliyor. Bunu neden mi yapıyor ? Onun hakkında da çok fazla bilgi yok. Her şey tahmine ve onun bir röportajda söylediklerine dayanıyor. Enteresan buldum. Devamını ve detayları okumak için TIKLAYINIZ
Başta söyledim ya, bunları bir makale okurken gördüm diye. İşte paylaşmak istediğim, asıl o makale. Psikolog Mahan Doğrusöz -Mahremin Ambivalansı- adlı bir yazı paylaşmış sitesinde. İlgimi çekti , değişik bir bakış açısı ile mahrem. Yazı şöyle başlıyor :
| foto kaynak |
Başta söyledim ya, bunları bir makale okurken gördüm diye. İşte paylaşmak istediğim, asıl o makale. Psikolog Mahan Doğrusöz -Mahremin Ambivalansı- adlı bir yazı paylaşmış sitesinde. İlgimi çekti , değişik bir bakış açısı ile mahrem. Yazı şöyle başlıyor :
Psikoterapötik açıdan "ambivalans" önem taşıyan bir kavramdır. İki ayrı arzu arasında kalan bireyin çelişkili / ikircikli durumuna gönderme yapar. Birey aynı oranda güçlü iki arzu arasındaki gerilimi deneyimler.
Pazar, Eylül 02, 2012
Pazar şarkısı
Deep'ciğim şarkının bestesi Evanthia Reboutsika. Orkestrayı bilemedim bulamadım. Evanthia aslında çok tanıdıkmış. Babam ve Oğlum, Ulak ve Bir Tutam Baharat'ın müziklerini yapmış çünkü. Babam ve oğlum bende büyük iz bırakan filmlerden birisidir. Neyse hiç bir şey için geç değildir. Biz de bugün öğrendik adını soyadını, o güzel filmin müziklerini de yapan Evanthia'yı. Bilenlere selam olsun. Bilmeyenler onun hakkında yazılanları ve kim olduğunu okumak isterseniz burada ve burada
Tabii araştırmam devam etti. Youtube'dan diğer eserleri de dinlemeye başladım. Hepsi birbirinden güzel geldi bana. Doyamadım hala dinliyorum. Başka bir büyü var bu eserlerde. Bunu yayınlayan arkadaşım "masal gibi " demiş. Gerçekten de kapatın gözünüzü dinleyin bir masalın içinde bulacaksınız kendinizi.
Onunla ilk tanıştığımız ve kim olduğunu araştırmaya karar verdiğimiz şarkı geliyor şimdi. Bakalım siz de beğenip diğer bestelerini de dinlemek isteyecek misiniz ?
Bu şarkıyı dinlememe vesile olan Arzu'cuğuma çok teşekkürler.
Bu da benim için dinlemenizi isteyeceğim ikinci şarkı
Ve Evanthia Reboutsika'nın diğer besteleri
Hepinize iyi pazarlar. Güzel bir haftaya mutlu, mesut başlamanız dileği ile, sevgiler.
Cumartesi, Eylül 01, 2012
İstanbul'da olsam
Özlemek böyle bir şey işte. Gidemeyeceğiniz konserleri etkinlikleri bile takip ettirir size. Ne çok özlüyorum ben. Özlem dolu bir insan oldum. Ben size söyleyim , insan yaş aldıkça (Yaşlandıkça değil dikkat lütfen) çok daha duygusal oluyor. Ota , çöpe ( çok kibarım ) ağlamaya başlıyor. Sevdiklerini daha çok seviyor ve hep yanında istiyor. Neyse onun tadı da bir ayrı hayatta.
6 Eylül Perşembe günü İstanbul Kuruçeşme Arena'da Melih Kibar & Çiğdem Talu şarkıları İŞTE ÖYLE BİR ŞEY konseri var. Konser geliri Çoban Yıldızı Projesine aktarılacak. Şarkıları Erol Evgin, Nükhet Duru ve Candan Erçetin ile Onur Mete, Sibel Gürsoy, Tuba Önal ve Zeynep Alasya seslendirecek. Biletler Biletix'te. İstanbul'da olsam gitmeyi çok arzu ederdim. Çünkü o şarkıları çok seviyorum ben. Ve onların aşkını da . Gidebilecek olanlara özendim şimdi. (Bak şimdi aklıma geldi, benim Melih Kibar şarkıları Cd'im olacaktı yahu. Bu iç sesimi de çok seviyorum )
İstanbul'da olsam başka neler yapmak isterdim ki ? Pier Loti'den şehre bakmak isterdim mesela ...
Moda da seyre dalmalı geçen vapurları

Eeee İstanbullular , ne oturuyorsunuz hala bilgisayar başında. Haydi İstanbul'un kollarına atın kendinizi.
Dibin notu: Fotoğrafların tamamı şahsıma aittir.
6 Eylül Perşembe günü İstanbul Kuruçeşme Arena'da Melih Kibar & Çiğdem Talu şarkıları İŞTE ÖYLE BİR ŞEY konseri var. Konser geliri Çoban Yıldızı Projesine aktarılacak. Şarkıları Erol Evgin, Nükhet Duru ve Candan Erçetin ile Onur Mete, Sibel Gürsoy, Tuba Önal ve Zeynep Alasya seslendirecek. Biletler Biletix'te. İstanbul'da olsam gitmeyi çok arzu ederdim. Çünkü o şarkıları çok seviyorum ben. Ve onların aşkını da . Gidebilecek olanlara özendim şimdi. (Bak şimdi aklıma geldi, benim Melih Kibar şarkıları Cd'im olacaktı yahu. Bu iç sesimi de çok seviyorum )
İstanbul'da olsam başka neler yapmak isterdim ki ? Pier Loti'den şehre bakmak isterdim mesela ...
Moda da seyre dalmalı geçen vapurları
Hatta o vapurlardan birinin içinde olup Adalar'a doğru yol almalı
Dönüşte güneşin suya inmesini beklemeli güvertede
Ya da küçük gezi teknesi ile bir o yakayı gezmeli bir bu yakayı, yalıları seyretmeli, sonra resmetmeli
Mısır Çarşısında baharat kokuları ile kalabalığa karışmalı
Galata'da geçmişi hatırlamalı
Bir ara İstiklal'e akmalı
Sadece bunlar mı ? Canlarımı doya doya kucaklamalı, öpmeli, onlarla her saniyenin keyfini çıkarmalı
Eeee İstanbullular , ne oturuyorsunuz hala bilgisayar başında. Haydi İstanbul'un kollarına atın kendinizi.
Dibin notu: Fotoğrafların tamamı şahsıma aittir.
Cuma, Ağustos 31, 2012
Blogum seslendi
![]() |
| TIKLAYIN MUHTARLIĞA ULAŞIN |
Bloglar mahallemizin bir muhtarlığı var biliyor muydunuz ? Siz hala muhtarlığa kaydınızı yaptırmadınız mı ? tıklayın kaydolun Mahallemizin muhtarlığı tarafından çok güzel bir etkinlik gerçekleştiriliyor. Ben de yeni öğrendim ve sizlere duyurmak istedim. Etkinliğin adı Blogum SESlendi . Bu nasıl bir etkinliktir okumak için sizi hemen o sayfaya yönlendiriyorum. tıklayın okuyun
Okudunuz mu? Peki nasıl seslendireceğim ben diyorsanız. Şimdi de bunu okuyun. blogum seslendi
Ben minik bir deneme yaptım ama tangır tungur bir sürü seside kaydettim. Daha sessiz bir ortamda, en kısa zamanda bende bu etkinliğe katılmayı arzu ediyorum.
Bir de teşekkür etmek istiyorum; bu etkinliği düşündükleri, bizi bir muhtarlıkta toplayıp birbirimize tanıttıkları , bunun için hiç bir beklentileri olmadan zamanlarını ayırdıkları için, yayında, yönetimde, fikirde emeği geçen herkese teşekkür ederim. Ellerine , kocaman yüreklerine sağlık
Sizde muhtarlığa ufacık bir katkı da bulunmak isterseniz TIKTIK
Perşembe, Ağustos 30, 2012
30 Ağustos Zafer Bayramı
Bu topraklar için savaşmış bir dedenin torunu olarak Zafer Bayramınızı kutluyorum. Bugün boynuma dedeciğimin harp madalyasını taktım. Hem onun hem de bu vatan için canını, kanını feda eden tüm askerlerimizin ruhu şad olsun. Dedem Kafkas cephesinden Çanakkale'ye kadar savaşın içinde imiş. O günlere ait kendi anlattıklarından, babamın, halalarımın anlattıklarından kulağımda kalanlar şöyle. Yokluk diz boyu, çok askerler parasızlıktan çarıklarını yemişler. Hatta atların pislikleri içinden topladıkları arpa ve buğdaylarla beslenmişler. Yaya olarak tüm Anadoluyu geçmişler. Bir çoğu savaşta esir düşmüş. Şu an nerelerde oldukları belli değil derdi. Haberleşme yok. Oralarda yeni aileler kurmuşlar. bazıları dönmüş, bazıları kalmış. Bir de gece rüyalarında çok bağırırdı dedem. Sanırım o günlerin onda bıraktığı bir izdi bu.
O günlerden bana yadigar kalanlar ise şunlar.
Bugün boynumda asılı olan dedeme ait harp madalyası.
Bu madalyaya ait sertifika ve savaşa katıldığına dair belgeler
Dedem ve savaşta bulunup bize bu vatanda refah içinde yaşamayı sağlayan atalarımıza, ulu önder başkomutan Atatürk'e ancak şu şekilde minnet borcumu ödeyebilirim belki. Onlar için dua ederek ve bıraktıkları emanete sonuna kadar sahip çıkarak.
O günlerden bana yadigar kalanlar ise şunlar.
Bugün boynumda asılı olan dedeme ait harp madalyası.
Bu madalyaya ait sertifika ve savaşa katıldığına dair belgeler
Ve işte benim canım dedem
ATAM İZİNDEYİZ
Çarşamba, Ağustos 29, 2012
Kıssadan hisse
Bugün kıssadan hisselere sarıldığım günlerden bir gün yine. İhtiyacım olanı da buldum . Tevekkül edip günü tamamlayacağım inşallah.
Paylaşacağım kıssadan hisse Laozi yada Lao Tzu adlı Çinli bir filozofun anlattığı bir hikaye olarak geçiyor internette. Laozi, Taoizm'in kurucusu olarak kabul ediliyormuş. Bunu da böylelikle öğrenmiş olup bilgi dağarcığıma ekledim. Gelelim hikayemize. Beni bir nebze ferahlattı, umarım sizde payınıza düşeni alırsınız.
Bir köyde ihtiyar bir adam varmış. Çok fakirmiş lakin öyle bir atı varmış ki kral bile onun peşindeymiş. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama ihtiyar adam satmaya yanaşmamış.
- "Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı" dermiş her zaman.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış;
- "Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.
İhtiyar; - "Karar vermek için acele etmeyin. Sadece "At kayıp" deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." demiş.
Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.
- "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var. "
- "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz ?."
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden
– "Bu herif sahiden bunamış.." diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
- "Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.
İhtiyar ;
- "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.
- "Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.."
- " Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor. "
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: " Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
Dipteki not: Bu yazıyı yayınladıktan sonra , az önce hatırladım ki ben bunu daha önce de paylaşmıştım. Affola. Bazı şeylerin tekrarı bazen iyi olabilir dimi.
Paylaşacağım kıssadan hisse Laozi yada Lao Tzu adlı Çinli bir filozofun anlattığı bir hikaye olarak geçiyor internette. Laozi, Taoizm'in kurucusu olarak kabul ediliyormuş. Bunu da böylelikle öğrenmiş olup bilgi dağarcığıma ekledim. Gelelim hikayemize. Beni bir nebze ferahlattı, umarım sizde payınıza düşeni alırsınız.
Bir köyde ihtiyar bir adam varmış. Çok fakirmiş lakin öyle bir atı varmış ki kral bile onun peşindeymiş. Kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama ihtiyar adam satmaya yanaşmamış.
- "Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı" dermiş her zaman.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylü ihtiyarın başına toplanmış;
- "Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.
İhtiyar; - "Karar vermek için acele etmeyin. Sadece "At kayıp" deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." demiş.
Köylüler ihtiyar adama kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.
- "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var. "
- "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz ?."
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden
– "Bu herif sahiden bunamış.." diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
- "Bir kez daha haklı çıktın. Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.
İhtiyar ;
- "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz. O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."
Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.
- "Gene haklı olduğun kanıtlandı. Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.."
- " Siz erken karar vermeye devam edin. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor. "
Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış: " Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."
Dipteki not: Bu yazıyı yayınladıktan sonra , az önce hatırladım ki ben bunu daha önce de paylaşmıştım. Affola. Bazı şeylerin tekrarı bazen iyi olabilir dimi.
Salı, Ağustos 28, 2012
Intimacy 2.0
| foto kaynak |
Şeffaflaşan giysi . Intimacy 2.0 , giyenin ruh durumuna uyumlu olarak değişime uğruyor. Studio Roosegaarde tarafından tasarlanan Intimacy 2.0, deri ve akıllı e-folyolar kullanılarak yapılmış. Giysinin özelliği kalp atışın hızlanınca giysi de şeffaflaşıyormuş. Günümüzde, neredeyse şeffafa yakın ya da "yok" a yakın giysileri her yerde görmek mümkün olabiliyor artık. Büyük söz söylemekten tırsıyorum . Çünkü o büyük sözlerle sınanıyorum çok zaman ama bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Sokaklarda çok garip giysiler görüyorum . Yakışan, yakışmayan herkes her şeyi giyiyor. Vasat bir alışveriş merkezinde straples bluz giymiş bayanları, orta yaş ve üstü bayanların, doğal olarak gelişmiş bedenlerine , kısa bluzla penye tayt giymelerini, mini şortla ( hani şu, bu yıl moda olan iç çamaşırı kısalığındaki şortlardan söz ediyorum ) pazar yerine gelen genç kızları ( bu liste uzar gider) güpegündüz, derin sırt dekoltesi ile sokakta dolaşanları anlamakta zorlanıyorum ben . Geri kafalı deyin, ne derseniz deyin. Her giysinin yeri ve kullanım zamanı vardır ve olmalı bence. Kişisel haklara sonsuz saygım var, elbette isteyen istediğini giyebilir de, ama ne olur biraz daha dikkatli giyinse o kişiler. Nerden girdim bu konuya, ahkam kesmeyim dedim ama yine kestim işte. Daha sayfalarca yazabilirim bu hususta. Korkmayın yazmayacağım ve asıl konuya geri döneceğim şimdi.
Intimacy 2.0 bir moda projesi. Projenin teması , mahremiyet ve teknoloji arasındaki ilişki. Teknoloji burada insanın mahremiyetini yansıtmak için kullanılmış. Bu şeffaflaşan elbisenin üreticisi ise Hollandalı ödüllü tasarımcı Daan Roosegaarde . Daan'in yeni projesinde utanınca ve heyecanlanınca tepki verecek bir elbise yapma fikri mevcutmuş.
Elbiseyi görmek için tıklayınız
Sizce seri üretime geçer mi ?
Elbiseyi görmek için tıklayınız
Sizce seri üretime geçer mi ?
Pazartesi, Ağustos 27, 2012
Yapsam Etsem
Bir şeyler yapsam ama ne yapsam derken , bir kaç şey birden buldum. Hepsi bana uymuyor ama bana uymayanları da sizler için paylaşacağım, belki birinize uyar.
İlkine henüz zaman olsa da, beni yakinen ilgilendiren bir şey, bir sergi. 42 ünlü ressamdan oluşan karma güz sergisi. 11 Eylül'de Doku Sanat Galerisinde olacakmış. Belki bir gün ben de aralarında yer alırım gibi bir hayal kurabilirim, mahsuru yok dimi?
Bir başkası 31 Ağustos Cuma akşamı saat 21:00 de Ankara Kentpark'ta, MFÖ konseri. Biletler MyBilet.com dan temin edilebiliyormuş ama ben buna katılamayacağım, çünkü o gece bir arkadaşımın kızı evleniyor, düğünde olacağım . Yıllar önce izlemiştim sahnede tadı damağımda, benim yerime siz gider misiniz ?
Yenimahalle belediyesi açık hava sinema günleri düzenlemiş. Ohh, yıldızların altında bedava sinema keyfi. Güzel etkinlik. Bana biraz uzak ama yakında olanlara duyurayım dedim. 1 Eylül'de "Hababam sınıfı tatilde " ile perdesini açacakmış. 21 Eylül'e kadar devam ediyor bu etkinlikler ve saat 21:00 de. Etkinlikler 11 noktada gerçekleşiyor. Güzel Türk filmleri var. Takvimi Eylül'e tıklayıp bakınız. Öğrenmek için TIKTIK
Cern Modern'de ise bir fotoğraf sergisi var, bu da beni ilgilendiriyor. Serginin adı Meksikalı Dünyalar. 25 fotoğraf sanatçısının katıldığı bir sergi imiş. Görmek istiyorum şahsen. Sergi başlayalı çok olmuş ama 16 Eylül'e kadar açık. Detay bilgi için TIKTIK
İlkine henüz zaman olsa da, beni yakinen ilgilendiren bir şey, bir sergi. 42 ünlü ressamdan oluşan karma güz sergisi. 11 Eylül'de Doku Sanat Galerisinde olacakmış. Belki bir gün ben de aralarında yer alırım gibi bir hayal kurabilirim, mahsuru yok dimi?
Bir başkası 31 Ağustos Cuma akşamı saat 21:00 de Ankara Kentpark'ta, MFÖ konseri. Biletler MyBilet.com dan temin edilebiliyormuş ama ben buna katılamayacağım, çünkü o gece bir arkadaşımın kızı evleniyor, düğünde olacağım . Yıllar önce izlemiştim sahnede tadı damağımda, benim yerime siz gider misiniz ?
Cern Modern'de ise bir fotoğraf sergisi var, bu da beni ilgilendiriyor. Serginin adı Meksikalı Dünyalar. 25 fotoğraf sanatçısının katıldığı bir sergi imiş. Görmek istiyorum şahsen. Sergi başlayalı çok olmuş ama 16 Eylül'e kadar açık. Detay bilgi için TIKTIK
Şimdilik bunlar yeter , yapabilirsem tabii, evdeki hesap çarşıya uyarsa tabii. Bazı riskli durumlar mevcut zira. Yine dualara ihtiyaç var bizim evde. Ben yapamasam da belki sizler yaparsınız. Gününüz güzel olsun e mi ?.
Pazar, Ağustos 26, 2012
Pazar şarkısı
| kaynak |
Nedenini bilmiyorum ama eski olan bir çok şeyi özlüyorum. Eski müzikler daha bir güzel geliyor kulağıma. Eski filmleri de daha bir seviyorum. Anıları, yaşanmışlıkları hatırlatıyor belki içten içe, belki o yüzden bir özlem var. Son günlerde mesela durup durup Bee Gees dinliyorum. (Sağolsun Youtube) 70'li yıllarımda hafızama yerleşen bir çok şarkısını hala çok seviyorum Bee Gees'in. Birbirine pek benzemeyen Barry, Robin ve Maurice isimli üç kardeşten oluşuyordu grup. Ve bir çok genç kız gibi bende Barry Gibb'e yarı hayran yarı aşıktım.
"Brothers Gibb " adı ile Avustralya'da müzik hayatına başlayan bu üç kardeş, 7 kez Grammy ödülü kazanmış. Maurice ve Robin'in ölümü ile grup ne yazık ki son buldu. Barry Gibb , Barbara Streisand ile çok güzel düetlere de imza attı. Bir tek şarkı ile yetinemem bugün. Üç şarkıda az onlar için ama fazla da sıkmak istemem sizi. Ben üçünü paylaşayım, diğerlerini siz arzu ederseniz dinleyin.
Staying alive...
Too Much Heaven ..
Sizi bu güzel müzikle başbaşa bırakarak, ben şimdi sabah kahvaltısı için bahçeye gitmek üzere yola çıkıyorum. Doğa ile başbaşa kalıp, kuşların sesinini dinleyerek, yüzümü gökyüzüne çevirip bulutları izleyerek birazcık rahatlamam gerek. Kışa az bir zaman kaldı, bu güzel havaların kıymetini bilmek gerek diye düşündüm dün gece. Hepinize gönlünüzce geçecek, neşe dolu bir pazar dilerim.
Cumartesi, Ağustos 25, 2012
Gününüz güzel geçsin
Siz bu güzel görüntülerle gönlünüze güzellikler kazandırırken, ben de günün post'unu hazırlayacağım inşallah. Biraz tembel günümdeyim de ( normalde hiç tembel değilimdir aslında : p ) , sabah 9'dan beri balkonda gazete, çay keyfi yapınca buradaki görevim aksadı birazcık. Ama keyif muhteşemdi. Güneşin sabah ışınları ile birazcık da D vitamini aldım vücuduma. Olur da hazırlayamazsam düşündüğüm post'u , bilin ki işler planladığım gibi gitmedi. Bir başka gün yazarım aklımdakileri.
Expand'a tıklayıp büyük hali ile bakmanızı öneririm.
Expand'a tıklayıp büyük hali ile bakmanızı öneririm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
