Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Kasım 05, 2016

Sergiler Ankara

Kasım ayında Ankara'da hangi sergileri gezebilirim ?


  • Ustalardan seçkiler. Kale mahallesinde Atpazarı  sokakta Emin Antik sanat galerisinde olan sergi, bir çok usta sanatçının eserlerini bir arada bizlere sunuyor. Oraya kadar gitmişken bir de kale  civarı gezilebilir. Sergide; Güler Akalan, Adnan Turani, Hayati Misman , Mürşide İçmeli ve daha birçok sanatkarın eseri var. Sergi 17 Kasım 2016 tarihine kadar gezilebilir.


  • Nilüfer İnaltong - İzlenimler. Yine Kale'de bulunan bir başka galeride bu sergide .  Ata Sanat Galerisinde. Sergi 10 Kasım 2016 tarihine kadar açık.  Köy ve sokaklara bayılırım. 



  • Cer Modern.  Karşıtların Birliği adlı sergi ile Yves Gobart'ın resimlerini bizlere sunuyor. Yves Fransız bir sanatçı. Sergi 17 Kasım 2016 tarihine kadar açık.



Sanata doyduk, birazda karnımız doysun. Bir şeyler içip, biraz okuyalım. Kalede  bir mekan olsun. Bir yer buldum, daha önce hiç gitmediğim. And cafe. Çok şirin bir yere benziyor. Görmedim ama fotoğraflardan edindiğim izlenim tam benlik. Ruhum eski ben ne yapayım. O zaman burada konaklıyorum(z).


*** Bu ay ne yapsam projesinde, kendim için araştırdım, belki sizde uygulamak istersiniz.

Çarşamba, Ekim 12, 2016

Korkuyorum


Kim korkmuyor ki ?

Son sıcakları en iyi şekilde değerlendirme çabasındayım. Fırsat buldukça kendimi güneşle buluşturuyorum. Kışa hazırlık olarak domates kavanozlarım yok benim, bunun yerine salçayı tercih ediyorum , bir de son güneşleri.


Hava güzelse, Ankara'da doğayla iç içe olunabilecek, nefes alınabilecek tek yer bana göre Eymir gölü. Özellikle denize bu yıl doyamayan ben için, en güzel yer.
Gölün tadı ayrıdır. O sadece sizindir . Sınırları bellidir, sakindir. Deniz öyle mi ? Hepsi birbirine bağlanır , sonu yoktur. Çok zaman hırçındır.


Uzun uzun seyrettim dün Eymir'i. Gözlerimi kapatıp doğanın sesini dinledim. Sakarmeke'lerin bisiklet kornasına  benzer seslerine kulak verdim. Kanat çırpışlarını, dalıp çıkışlarını seyrettim.


Yediğim gözlemenin bir kısmını minik serçelerle paylaştım. Onlara "sizi çok seviyorum " dedim. Anladılar sanırım, yanımdan ayrılmadılar. Hatta fotoğrafta gördüğünüz ufaklık "bizde seni seviyoruz " dedi gibi geldi bana. 


Bol bol fotoğraf çektim. Kendimi doğal yaşama o kadar kaptırmışım ki, kentsel yaşamın çirkinliğini bir fotoğraf sırasında fark ettim. Gölü görebilmek için tepelerden uzatmışlardı kafalarını .



Lafı uzatmayacağım, korkuyorum.!!!!  Nefes alabileceğimiz bir avuç su parçası ve doğa kaldı. Lütfen kirletmeyin kocaman kulelerinizle. Gidin başka yerlere yapın çirkin binalarınızı. Doğadan başka bir şey görmek istemiyorum. Siz tepelerden gölü göreceksiniz diye bencillik yapmayın, benim göz zevkimi bozmayın. O bir parça alanı elimizden almanızdan çok korkuyorum. Yüksek kulelerinizle çepeçevre sarmanızdan çok çok korkuyorum.

Boğuluyoruz farkında mısınız ???


Cumartesi, Ekim 03, 2015

Benden şeyler

Dün gece tiyatro sezonunu açtık çok şükür. Tiyatro sihirdir, büyüdür ,çocukluk hayallerimdir,  aşktır, tır da tır benim için. Geçen sezon izleyemediğim, Yeşilçam adlı oyuna gittim. Keyifliydi, komikti. Sevdim yani. Hatta salon olarak topluca sevdik ki bol bol gülücükler attık. Buraya kadar iyi de , oyun sonunda bir çok kişinin ayağa kalkıp alkışlaması kısmında sorunsalım var. Otuz yılı aşkın süredir sezon aksatmadan tiyatro oyunu izlerim. Eskiden bu olay yoktu. Yani vardı da bu kadar sıradanlaşmamıştı. Gerçekten hak eden oyuncu ya da oyuncular ya da oyunun tümü alkışlanırdı ayakta. Şimdi ise hemen her gittiğim oyunda, bir ayağa kalkıp alkışlama durumu görüyorum. Dün gece ben ayağa kalkmadım alkışlamak için . Göreceli bir kavram "beğeni" elbette, bu da benim "görecem " diyelim .

 Oyun öncesi Tunalı Hilmi Zeynel 'de karnımı doyurdum. Kıtır piliçli  sandviçi yine gayet lezizdi. Ankara' da en sevdiğim mekanlardan birisi. Saatlerimi geçirebilirim orada. Zeynel'le ilgili , hem garsonları hem beni güldüren hoş bir anım var, araya sıkıştırayım. Geçtiğimiz günlerde Tunalı'da bir işim vardı. Kısa bir süre bekleme yapmam gerek. Zeynel'e oturup beklemeyi seçtim. Sabahın erken saatleri. Çay içmiyorum, soğuk bir şey canım çekmiyor, sıcak su içeyim en iyisi dedim. Garson geldi isteğimi sordu.
_Çay bardağında sıcak su istiyorum, dedim.
_ Nasıl yani ?
_ Çay bardağına sıcak su koyacaksınız o kadar, dedim.
O garson gitti, arasından bir başka garson geldi.
_ Pardon, sıcak su istemişsiniz ama nasıl olacak anlamadık, gibi bişiler söyledi.
_ Çay bardağını alın, hani dem  koyuyorsunuz ya , dem koymayın, üstüne su dökersiniz ya, sadece o suyu dökün getirin.
_ Hıı , tamam, sadece sıcak su.
Biraz sonra sıcak suyum geldi. Bende keyifle tükettim . Sıra hesap ödemeye geldi. Garsona seslendim.
_ Hesap lütfen.
Garson " afiyet olsun " diye cevapladı.
_ Nası yani? Olmaz , parasını alın.
_ Biz böyle bir şey satmıyoruz ki, bizim menümüzde böyle bir kalem yok, ne diye alacağız parasını .
_ Çay parası alacaksınız.
_ Olur mu efendim, sıcak suya para almak bize yakışmaz, ayrıca her zaman bekleriz mola verdiğinizde uğrayın.
E severim tabii böyle kibar, samimi ve konuksever firmayı. Koca bir alkıııışşşşşş.


Oyun çıkışı ise Tunalı'ya indik. Uzun zamandır akşam saatlerinde sokaklarda değilim. Bir kalabalık, bir kalabalık, bir trafik. Bağdat caddesi mübarek . C'viz de  bir gece  kahvesi içmek için oturduk. Kahvelerimiz görkemli bir şekilde geldi. Bizde serin havanın dinçliği ile, sohbet muhabbet eşliğinde kahvelerimizi yudumladık. Kahve fincanları görkemli ama çok küçük. Kahvenin lezzeti ise orta derece. Doğru düzgün kahve içebildiğim bir yer yok bildiğim. Gittiğim yerlerde ya çok kahve atıyorlar sırf telve içiyorsun, ya fincanlar çok küçük, ya da kahvesi iyi değil. Sizin var mı zevkle Türk kahvesi içtiğiniz yerler ? Varsa bana da söyleyin lütfen. Tunalı'nın hareketli ortamı keyif kattı ruhuma.


Küçücük fıçıcık Ankara'mın en güzel mevsimi geldi. Sonbahar. Gün batımları çok güzel olur artık. İşte size dün batımından iki fotoğraf.Ankara'nın fotoğrafını en iyi ben çekerim diyenlerin katılımını bekleyen , ATO' nun düzenlediği bir fotoğraf yarışması var. Katılsam mı acaba ?




Hepinize güzel bir hafta sonu dilerim. Ankara'da  yaşıyorsanız ve bugün ne yapsam diyorsanız size bir öneri. Cermodern 'de Tasarım Pazarı var bugün. Bi TIK layın bakın isterseniz.

Salı, Ocak 06, 2015

Ankara'da kar

Ankara'ya kar bir geldi pir geldi. Nedense, hep trafiğin en yoğun olduğu iş ve okul saatinde , sabah yoğun yağar bu kar. Herkes iş yerine ulaşınca da duruverir. Bu sabahta böyle oldu. İşe giden yeğenimin servisi bir saat geç gelebildi ve şu an hala yollarda işe gitmek üzere. Onun gibi aynı sebeple yüzlerce insan hala yollarda Ankara'da. Henüz kar gelmeden okulları tatil eden İstanbul'a rağmen, ara yolları kapalı , ana yolları yarı açık olan Ankara'da tatil yok. Sadece bazı ilçelerde geç alınmış bir kararla tatil ilan edildi. 


Ankara'da bir radyo var. RADYO TRAFİK. Gönüllü muhabirlerle birlikte yayın yapıyor. Gün boyu Ankara trafiği hakkında bilgi veriyorlar. Hangi yollar tıkalı, hangi yollarda kaza var , çalışma var, anında öğreniyorsunuz. Özellikle böyle zamanlarda çok işe yarıyor. Sürekli yolda olması gerekenler için öneririm. Gün içinde güzel müziklerle yolculuğunuza eşlik ediyorlar aynı zamanda. Frekans olarak 100.7 den yayın yapıyorlar.  


Yolda olanlara sabır diliyorum. Bana kalansa, emekliliğin tek keyifli yanı olan, böyle zamanlarda evde olup çay eşliğinde kar manzarasını izlemek.

Cumartesi, Mart 01, 2014

Bugün ne yapsam derken

Evet seviyorum, internette gezinmeyi çok seviyorum. Bu sabahta yaptım aynı şeyi. Önce bugün ne yapsam diye gezindim. Sergilere baktım, konserlere baktım, sonra  dünyada bugün neler oluyor diye bakarken, birden kendimi bir blogda buldum. Okuduğum, günün dünya haberleri ya da bugün ne yapsam ile bir ilgisi yok. İşte internet sörfü böyle bir şey. Bir şeye bakarken bir başka şeye atlayıp, oradan bambaşka bir şeye yönelebiliyorsunuz. O kadar hızlı yaşanıyor ki her şey.  

Nerden nereye geldim bakın. Önce Ankara Rehberi ' ni kolaçan edeyim dedim. Sergilere, konserlere baktım. Sonra evdeki işler aklıma gelince, "boşa bakma istersen" dedim kendim, kendime. "Bugün bir yere gidemezsin."  O sırada gözüm rehberin tarih bölümüne takıldı. Oraya bakarken Ankara'da tarihi kilise var mı acabaya kadar geldim. Onu araştırırken Ankara'da olan bir yangında yanan Clemens kilisesini gördüm. Derken o büyük yangını öğrenmek istedim. Onunla ilgili bakınırken bir bloga  rastladım. Orada kaldım. 

foto

1917 büyük Ankara yangınından söz edeyim mi biraz ? Ankara'da 1917 yılında, kentin zengin azınlıklarının ve Türklerin oturdukları, ayrıca iş merkezi olan bölgede 3 gün süren bir yangın çıkar. Hisarönü, Saraçlar çarşısı, Bedesten, Atpazarı ve Çıkrıkçılar yokuşu'nu kapsayan bir yangındır. Yaklaşık 1900 hanenin yok olduğu söylenmektedir. İşte Clemens kilisesi de bu yangında yok olur. 1917 de Selanik'te de bir büyük yangın çıkmış ve orada da şehrin üçte ikisi yok olmuştur. Orada da Türk ve Museviler yaşamaktadır. Yeni moda tabirle, "zamanlama manidar "..

Refik Halid Karay Ankara adlı kitabında büyük Ankara yangınını bakın nasıl anlatmış. 

“Ankara yangınını görmeyenler, Roma'nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akil erdiremezler. Bir meydanlığa rast geldim, Ankara Ermeni'lerinin zenginliğine delil olarak orada muvakkat bir abide kurulmuştu. 
Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. Üstelerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi... tellerinden bin bir nağme çıkarak o kupkuru cilalı sandıkların yanışı çok acayip olmuştu. İnsan  gibi inleye inleye, teller ateş gibi kızararak bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... Ankaranın en kibar mahalleleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri atmış genç kızlara rast geliyordum; ellerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri, pudra kutuları, kurdele ve dantel parçaları, kadife muhafazalar.


    Çocuklarını kaybeden anaların ise haddi hesabı yoktu. Kıyamet Ankara’da o gün kopmuştu ve mahşer günü o gün burasıydı. Neler görmedim. Saçlarından tutuşmuş kadınlar, yolda doğuran gebeler, cübbeleri alev almış hahamlar. Ankara'nın dörtte üçü ortadan silinmişti. Sıra açlığa, sefalete, perişanlığa gelmişti.”


Bu yazıda en çok dikkatimi çeken yüz kadar piyano oldu. ? O yıllarda yüz kadar piyano, bu yıllarda çıkar mı bu rakam.?


Bu bilgileri size aktardığım blogda , ilginizi çekecek daha bir sürü yayın var. Blogun adı Fotoğraf günlükleri. Okunacak ve görülecek bir sürü fotoğraf ve yazı mevcut. Beğeneceğinizi düşünüyorum.  Yangın öncesi ve sonrası bölge fotoğrafları ve diğer bilgilenmeler  için  TIKTIK  

İnternet bilgilerinin tek kötü tarafı, bilginin tam doğruluğunu çok araştırmak gerekiyor. Kısacası nette okuduğumuz her bilgiye direk inanmak biraz sakıncalı. Hani dedikodu kulaktan kulağa dolaşırken birden değişiverir ya, internet bilgileri de bence böyle. Refik Halid Karay yazısı ve yangın ile ilgili bir diğer kaynak, yazıyı bir de burada okuyun derim. Hangisi aslından alıntı bilemedim.   TIK

belkide en güzeli kitabı alıp okumak TIKTIK



Pazartesi, Ocak 28, 2013

Yürüdüm

Bu post'u 9 Ocak'ta hazırlamıştım. 10 Ocak'ta yayınlayacaktım. O sabah saat 06:30 da kanama ile hastaneye gittik.9 gün yoğun bakımda kaldı, 19 Ocak gecesi sonsuz uykuya yattı ve  annem bir daha eve geri dönmedi. 






Kar yağar yağmaz ilk işim gizli cennete gitmekti. Böyle bir hedef yapmıştım kendime. Dört mevsim fotoğraflamak istiyordum "gizli cennet" adını verdiğim parkımı. O niyetle çıktım yola Salı günü.

Kimden ikikumtanesi

Yolda hafiften kaydım. Zaten sakat olan belim bi cız etti. Ama yılmadım. Devam ettim. Sonunda cennetin kapısına ulaştım. Belim mi ? Ağrımakta hala ne yazık ki. E geçecek inşallah.

Bir iki basamak inebildim sadece. Gördüğünüz üzere merdivenler fena halde karla kaplı. Ağrıyan belimi  ve kayıp düşersem kırabileceğim yerlerimi  düşününce, daha fazlasına cesaret edemedim, istemeye istemeye geri döndüm. Zorlamanın anlamı yok di mi ?


İndiğim basamakları geri çıkarken merdivenlerin görüntüsü hoşuma gidince de, bastım fotoğraf makinesinin deklanşörüne. Yapraklar karlar altında kalmış. Bir iki tanesi karın üzerindeydi. "Sonbaharda geldiğimde, hepiniz merdivenlerde beni uğurluyordunuz" demedim tabii. Desem anlarlar mıydı ?


Dönüş yolunda her zaman bu gazete-dergi  bayiine uğramadan geçemiyorum. Her tür dergiyi bulabiliyorum burada ve bir de çok sevdiğim Teksas, Tommiks serisini. Tommiks aldım eve döndüğümde okumak niyeti ile ama okuyamadım. 

Eve dönmek istemiyor tabii ki canım. Karla henüz içli dışlı olamadık. Planda bozuldu. O zaman B planı girdi devreye işte. İkinci çok sevdiğim yürüyüş güzergahı. Yani ara sokaklar, yani trafiğin az olduğu yollar. Crossroads'un tabelası çok şirin göründü gözüme bir an.


Sokağın biraz ilerisinde çok sevdiğim bir pastahane var. Dışarıdaki masa sandalyeler karlar altında öksüz kalmış. 


Masadan buzlar sarkıyor. Hava müthiş soğuk. Ellerim kısacık mesafede buz gibi oldu. Canım kahve istiyor, ellerim üşüyor, ayaklarım donuyor. Biliyorum ki içerisi her anlamda sıcacık. Açtım kapıyı girdim içeri.

Tatlılar tatlı tatlı karşıladı beni. İzin isteyerek fotoğrafladım. Hoş, pek gönüllü izin vermedi tezgahın arkasındaki beyefendi ama bir iki poz aldım. Tabii pastalardan da aldım.


Buranın en kötü tarafı , tüm ürünlerin mükemmel lezzette olması ve bu nedenle hepsini almak isteme arzusu uyandırması. Birazcık aldım bende çayın yanına. Kilo artışıma aldırmadan. Bugünse tartıya çıktığımda gördüklerim üzerine söylendim kendi kendime tabii ki.

Çıktık yine buz gibi havaya. İçeride hafiften ısındım , bununla biraz daha yürüyebilirim. Yola devam. Çamlar üzerinde karlar top top , o kadar güzeller ki, bırakıp gidemem şimdi bu manzaraları.



Yeşiller , beyazlar, yollar, inişler çıkışlar, çekilen fotoğraflar. Mutluyum ama çok üşüyorum.


Bu ağacın her seferinde fotosunu çekiyorum. Yola uzanışı çok hoşuma gidiyor.


Aynı şekilde bu ağacında. Demek ki ben böyle yola doğru uzanan ağaçları seviyorum. Bu sokağı da seviyorum.


Bu kaldırımları da seviyorum. Bir sürü ağaç var çünkü. Özellikle baharda, yazın, yapraklar açtığında yol daha bir güzel oluyor. Tam buradan geçerken, karşı kaldırımda ki evin bahçesinde, ağacın üzerinde bir sürü serçe öyle bir cıvıldıyordu ki, ne konuşur bunlar bu kadar diye merak ettim. Serçeler çok geveze kuşlar.


Ama tüm gevezeliklerine rağmen çok tatlılar çokk. Kuşları, doğayı, çiçeği böceği çok seviyorum. Üşümüş bu minikim.

Ya buna ne demeli. Üşümüş ama yaramazlık yapmayı da ihmal etmiyor. Daldan dala atlayıp beni yordu. Sonunda yakaladım.

İlle bir araba camına kalp yapılacak. Yaptım. hatta bir değil bir çok. Bu, gündüz yaptığım tek olan. Oysa bir önceki gece yürüyüşte, yola park etmiş arabaların tümünün camına kalp yaptım. Yoo, hiç üşenmedim . İçimden öyle geldi, içimi kırmak olur mu ? Şurda kırk yılın başı bi şey istemiş.


Yola devam. Sürekli sokaklar sokaklar sokaklar. Bu sokağa geldiğimde bir anda rüzgar çıktı. Ağaçlardaki karlar tozmaya başladı. Yolun sonunda sis halindeki tabaka, ağaçlardan inen karların görüntüsü. Güzeldi.


Bu sokak pamuk tarlası gibiydi. Bodur çitlerin üzeri öyle güzel dolmuş ki. Üşümesem daha ağır ilerleyebilirdim bu sokakta ama artık parmaklarımı zor oynatıyorum. Botum da su almaya başladı. Çorabım hafiften ıslandı.
Çocuk yuvasının bu şirin pembe şatosunu her gördüğümde, bir çok şeyden yoksun geçen çocukluk yıllarımızı hatırlarım. Bizimde olsaydı içinde oynayacağımız  böyle şatolarımız. 


Bu sokağı da bitirince döneyim artık eve. Bu kocaman ağaçta kaldırımı kaplamış neredeyse. Önündeki çamı sevdim aslında.


Bir de tek başına görüntüleyim derken , yıllardır gördüğüm, yanından geçtiğim ağacın üzerindeki tabelayı fark ettim.

Semtimizde bir anıt ağaç varmışta haberimiz yokmuş. "Yıllar sonra yakınen tanıştığım için çok mutlu oldum sevgili saplı meşe. Görüşürüz yine, hoşçakal şimdilik." diyerek,çok üşümüş hatta donmuş bir vaziyette evin yolunu tuttum.


Pazartesi, Aralık 17, 2012

Ankara'da kar


"Hayatın neşesi, mutluluğu bana göre kar. Gökyüzünden bu kadar güzel inen başka ne var ki. Romantiktir kar. Kristalleri dantel gibi zariftir. Eziyetli ama faydalıdır. Hem gelip geçicidir kar, affedin onu ve keyfini çıkarın."

Sabaha bu mesajla başladım. Max Fm de günün konusu " "KAR YAĞINCA" ? Güzel şehrimde ne anlama geliyor size ne hissettiriyor ve ne düşünüyorsunuz ? " du bu sabah. Yukarıdaki cümlelerle Özgür Aksuna'ya cevap yazınca, blogda bugünün konusu da böylece belli oldu. 

Evet Ankara karla buluştu kaynaştı yine bu sabah. Romantik blogger Füsun'da sıcacık adaçayı ile birlikte bu güzelliğin keyfini çıkarmak üzere cam önünde yerini aldı.

Lambayı yakma, bırak,
sarı bir insan başı
düşmesin pencereden kara.
Kar yağıyor karanlıklara.
Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.
Kar...
Üflenen bir mum gibi söndü koskocaman ışıklar...
Ve şehir kör bir insan gibi kaldı
altında yağan karın.
Lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum…

Nazım Hikmet


                                            Bazende hatıralar güzeldir ,hatırlamak mutlu eder insanı .


 ..................

Allah kar gibi gökten yağınca

Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

...............
...............


Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi

Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın


Sezai Karakoç


Bu yıl erken bastırdı kış! 
Yağmur yağıyor, yağmur yağdıkça seviyorum seni. 
kar yağıyor, kar yağdıkça seviyorum seni. 
karaya vurdukça, sular dondukça 
üşüdükçe, bir şeyler yitirdikçe, umudum kırıldıkça 
Çıkmaza girdikçe yaşam, yüreğim sıkıştıkça, 
sen değiştikçe daha çok seviyorum seni.
..........................
Özdemir İnce
Resim yazısı ekle

Karlı kayın ormanında 

yürüyorum geceleyin

Efkarlıyım,efkarlıyım

elini ver,nerde elin?
 
Ayışığı renginde kar

keçe çizmelerim ağır

içimde çalınan ıslık

beni nereye çağırır?
..................................
                                                                      Nazım Hikmet 

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elif'in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
..................................
Karacaoğlan

 ..............................

hiç bitmesin, yağsın

karla dolsun göğsünün katedrali
avluya düşen org uyansın

özlemim sanadır, varsın
kar yağsın, daha yağsın
seni arındırıncaya kadar.


Edip Cansever



TIKLAYINIZ
                                                              

Perşembe, Ekim 18, 2012

Antika pazarı

Ankara'da, Ayrancı pazar yerinde, her ayın ilk pazar günü antika pazarı kurulur. Bilirim de, şimdiye kadar gitmemiştim hiç. İstedim istedim bir türlü olmadı. Bu pazar stand açan arkadaşlarımı ziyaret etmek için oradaydım. İyi ki gitmişim tam bana göre bir yer. Eskiler, yeniler, bir sürü şey iç içe. Adı antika pazarı ama içindeki ürünlerin antika özelliği var mı acaba. Sanırım daha çok eski ürünler pazarı denmeliydi. Bir ürün öyle kolay kolay antika olmuyor.Çokta anladığım bir şey değil ama eski eşya seviyorum.  En çok zamanı plaklara harcadım ben. Bir sürü plak, hem de 10 TL. ile 20 TL. arası fiyatlara.

Ne alacağımı bilmeden gittiğim için, ilk olarak plakları karıştırmakla işe başladım. Bilmediğim bir sürü sanatçı olduğunu fark ettim. Bildiklerimde vardı tabii. Onları daha bir dikkatle inceledim.

Acemi antikacının hali pek bir belli oldu yalnız. Plakların başında bu işi bilinçli yapan bir grup orta yaş üzeri beyefendi vardı. Baktılar ben şapşallaşmış bir halde sürekli karıştırıyorum plakları "aradığınız bir şey var mı " diye sordular tabii ki. "Yok öyle bakıyorum işte , önereceğiniz bir şey var mı" dedim bende napim. Hay allah, bir daha ki sefere çalışıp gitmeliyim dedim içimdende. Şaka tabii ki, kime ne şapşalda baksam. Daldım gittim tekrar plaklara.



O da ne? Sahibinin Sesi. Bir taş plak. Ferahnak şarkı, Aşkınla Harap Olduğum. Nebile hanım seslendiriyor. Gramafonum yok ki. Olsa alırdım. Epeyce bir kurcalamadan sonra kendime alacak bir plak buldum.
Julio Iglesias. Severim kendilerini. Baktım Nathalie'de var şarkılar arasında. Hemen bir kenara ayırdım.



Yanımda, benim gibi plaklara bakan ben yaştaki beyle sohbete başladık bu arada.  Pikabımdaki sorunu bile paylaştık. Bana tamirci buldu sağolsun.  Baktım anlıyor bu işten, aldığım plaktaki hafif çiziği gösterdim, bir sorun olur mu acaba diye. Ciddiyetle inceledi ve olmayacağını söyledi. Sonrada bana bir plak önerdi.
"Hemde içinde iki plak birden var, madem bu tarzı seviyorsunuz bunu kaçırmayın ,ayrıca temiz bir plak" dedi. Jhonny Mathis'le tanıştım böylece.


Onuda aldım tabii ki. Aman bir mutlu oldum o anda. Demek ki dedim 20 TL. karşılığı aldığım iki plakla mutlu olabilmekte varmış hayatta. Demek ki, kolay mutlu olabiliyorum ben.


Bu plağı henüz dinleyemedim. Fikir beyan edemiyorum o yüzden. Ama Julio'yu almakla isabetli bir iş yapmışım. Mevsim itibari ile balkondan içeriye dönüş oldu  ve cam önü çay saatlerim başladı .Bu ritüelde bana şahane eşlik etti Julio .
Plaklardan kendimi zor bela kurtardıktan sonra pazarı dolaşmaya başladım. Fotoğraf makinaları. Hepsi benim olsa.

Eski oyuncaklar. Bazısı benim olabilir. Bu stand'da teneke kutularda vardı. Her şeyi fotoğraflayamadım tabii ki. 
Bu oyuncaklara bakarken foto çekmek için izin istedim. Oturmakta olan iki beyefendi, kendilerini çekmezsem sorun olmayacağını, oyuncakları çekebileceğimi söylediler. O sırada gülüşmeler ve şakalaşmalar başladı kendi aralarında. Arkalarında ayakta duran bir diğer arkadaşlarını işaret ederek. "Bunu çekebilirsin, buda 2nci el " diye arkadaşları ile kafa buldular. Benim için mahsuru olmadığını söyledim. Beyefendi poz verdi bana. Fotoğrafın altına adını da yazıp 2nci el felanca dememi istediler ama ben adını unuttum beyefendinin. Komik insanlardı. İşte fotoğrafı. 

                              Bunlarda eski oyuncak arabalar.  Bu arabaların hepsini Seda'ya alacağım.


Pazara gidiyorsun Füsun. Yanına para almadan gider mi insan. Kredi kartı kullanırım ben hep. Nakit param olmaz çok zaman cüzdanımda. Pazarda çok yerde pos makinası yok tabii ki. O yüzden bir kaç almak istediğimi alamadım. Fotolarını çektim bende. İşte onlardan birisi fotoğraftaki pembe kahve fincanı. 40 TL. idi ama param yoktu.

Çok güzeldi çokkk. İncecik bir porselen. Rengine bayıldım, şekline bayıldım. Belki bu ayki pazarda yakalarım kendisini. Bir diğer beğendiğim yine aynı masada, kuşlu bir porselen tabaktı. Kuşları sevdiğimi bilmeyen kaldı mı ?

E güzel ama ben napim. Ah benim olsan kuşlu tabak. Bu pazar benim için biraz tehlikeli. Fiyatlar pek ucuz değil çünkü. Porselen biblolarda güzeldi. Çok çok güzeli yoktu ama olanlar içinden iki tane beğendim.

Kızın yüzü çirkindi ama kompozisyon değişik geldi bana. Ceylan kızdan daha güzeldi. Bu fotoyu buraya koyunca arkada uçan kazı keşfettim. O da baya hoşmuş ama gözümden kaçmış. Hepsi bir arada olunca dikkatli bakmak gerekiyor ve zaman lazım.

İşte bu çiçekli bayanı çok beğendim. Bunu büyük ihtimalle alırım. Kazı gördünüz mü, güzelmiş dimi ? Bu ara porselen biblolara bakıyorum zaten nereye gitsem. Ama çok pahalılar çokkk. Mağazalarda en ufağı 100 TL. den başlıyor.
Evet sevdim antika pazarını. Bir aksilik olmaz ise bu ayda giderim. Ve kendime aldığım bir diğer şeyle noktalıyorum yazıyı. Arkadaşlarımı ziyarete gittim aslında. Ve onlardan aldığım seramik baykuşlar. Minik olan bana hediye edildi. Yuppiii yanii. Hediye geri çevrilir mi.









.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...